30 Aralık 2016 Cuma

PARTİLİ CUMHURBAŞKANI SEÇİLİR, PARTİSİ SANDIKTAN 2.ÇIKARSA CUMHURBAŞKANI “ANA MUHALEFET LİDERİ” SIFATINI TAŞIYACAK

PARTİLİ CUMHURBAŞKANI SEÇİLİR, PARTİSİ SANDIKTAN 2.ÇIKARSA CUMHURBAŞKANI “ANA MUHALEFET LİDERİ” SIFATINI TAŞIYACAK.
(PHA-Hüseyin Hakkı KAHVECİ-Özel)
Yeni anayasa paketine göre; partili aday cumhurbaşkanı seçilir, partisi ise sandıktan ikinci çıkarsa cumhurbaşkanı “ana muhalefet lideri” sıfatını taşıyacak. Cindoruk"'Böyle garabet olmaz' dedi.
PARLAMENTO HABER, (H. Hüseyin KAHVECİ) Anayasa paketinde yer alan ve cumhurbaşkanının partili olabilmesine olanak tanıyan düzenleme, önceki gece Meclis Anayasa Komisyonu'ndan geçti. Ancak bu maddeyle büyük bir çelişki de ortaya çıktı. Cumhurbaşkanının aynı zamanda “muhalefet lideri” olma ihtimali doğdu.
İLK KONGREDE ADAY OLACAK: Değişikliğe göre; cumhurbaşkanı, mevcut sistemde olduğu gibi tarafsız konumda bulunmayacak ve partisiyle ilişkisi kesilmeyecek. Partisinin genel başkanlık görevini de üstlenebilecek. 2019 seçimlerinden önce yürürlüğe girmesi öngörülen bu düzenlemeyle Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın da AKP'ye yeniden üye olması ve ilk kongrede genel başkan seçilmesi bekleniyor. 2019 yılında hem Cumhurbaşkanlığı hem de genel seçim aynı gün yapılacak.
Partili aday cumhurbaşkanı seçilir, partisi ise Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde çoğunluğu elde edemezse, ilginç bir durum ortaya çıkacak. Partisi seçimlerden ikinci parti olarak çıkarsa cumhurbaşkanı bu kez “Ana muhalefet lideri” sıfatını taşıyacak.
“PAKETİN TÜMÜ PROBLEMLİ”: Bu çelişkiye dikkat çeken TBMM eski Başkanı Hüsamettin Cindoruk yaptığı açıklamada, “Böyle garabet olmaz, partili cumhurbaşkanı ya da başkan sistemi, beraberinde ihtilafı da getirir” dedi. Cindoruk şunları söyledi:
BU sistemin tutar tarafı yok. Paketin tümü problemli… Bu madde ise beraberinde birçok sakıncayı getiriyor. İki seçim bir arada yapıldı, Cumhurbaşkanı seçildi ama genel başkanı olduğu parti TBMM'de çoğunluğu sağlayamadı. Bu durumda başkan ya da cumhurbaşkanı, aynı zamanda ana muhalefet partisinin de lideri olacak.
SABAH BAŞKA, ÖĞLE BAŞKA: Sabah cumhurbaşkanlığı, öğleden sonra muhalefet liderliği mi yapacak? Bakanları kendisi atayacak ve kabineyi kuracak ama parlamentoda en çok sandalyeye sahip partinin genel başkanı başkası olacak. Böyle bir durumda en mantıklısı cumhurbaşkanının genel başkanlık görevinden ayrılması olur.
‘BAŞKANIN HANGİ SIFATIYLA HAREKET ETTİĞİNİ NEREDEN BİLECEĞİZ?': CHP eski Milletvekili ve AİHM eski Yargıcı Rıza Türmen, anayasa değişikliği teklifinin toplumu büsbütün kutuplaştıracağını belirtti. Türmen, Cumhuriyet gazetesinde dün “Başkanınız neyi temsil edecek?” başlıklı bir yazı kaleme aldı. İşte o yazı: “Seçilecek başkan Türkiye'deki istikrarsızlığı ortadan kaldırmak için şimdi alamadığı hangi önlemi alacak?
Bugünkü istikrarsızlığın en büyük nedeni hükümet politikaları sonucu yaratılan kutuplaşma. Başkanlık sistemi ise kutuplaşmayı artırıcı bir etken... (…) AKP önerisinde, bütün güç tek bir kişinin elinde toplanacak. Oysa başkanlık sistemi sert bir güçler ayrılığına dayanır. (…) Siyasi Partiler Yasası'na göre, partiyi temsil yetkisi genel başkana ait. Oysa anayasa, cumhurbaşkanının Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil ettiğini belirtiyor. Bir kişi hem partiyi, hem devleti nasıl temsil eder?
Başkanın hangi sıfatıyla hareket ettiğini nereden bileceğiz? Özetle, başkanın partisiyle ilişkisinin kesilmemesi, başkanlık ve milletvekilliği seçimlerinin aynı zamanda yapılması, başkana tabi bir Meclis'in meydana gelmesi sonucunu doğuracak. (…) Başkanlık sisteminin bu sakıncasını önlemenin yolu, bütün iktidarı tek bir elde toplayarak diktatoryal bir rejim mi kurmaktır?”

12 Nisan 2016 Salı

İslam’ın Kanıtsız Dönemi_ Ahmet DURSUN

İslam’ın Kanıtsız Dönemi
Ahmet DURSUN
Önsöz
Bu derlemenin konusu olan "İslam’ın Kanıtsız Dönemi" ya da "İslam’ın ilk dönemlerindeki İslami kaynakların yokluğu", çeşitli İnternet sitelerindeki yazılardan birleştirilerek oluşturulmuştur.
İslam’ın içinden çıktığı toplumların gerçek tarihini doğru olarak bilmenin mümkün olmadığı; gerçek İslam tarihinin bilinmesinin önündeki en büyük engelin İslam’a atfedilen tarih olduğu; bu tarihi, İslam'ın kendisi ve Muhammed hakkındaki bilgilerin sadece İslam'ın kendisinden kaynaklandığı öne sürülmektedir.
Yine klasik İslam tarihine göre Muhammed'in yaşadığı dönemde tüm Arabistan Yarımadası’nı ve 4 halife döneminde de Anadolu'nun neredeyse yarısını, Mısır'ı, İran'ın tamamını ele geçirmiş olan İslam devleti ve onun ideolojik, siyasal ve toplumsal dinamizmini yaratan İslam dini ile ilgili "tarafsız" herhangi bir belgenin, kaynağın olmayışı (en azından şimdilik ortaya çıkmamış olması) bu dönemi savunmayı zorlaştırmaktadır.
Gerçek İslam tarihi, mevcut İslam tarihini destekleyen veya reddeden kanıtlarla karşılaşılmadıkça kanıtlamayacaktır. İslam’ın kanıtsız dönemi için; "o dönemde yazı var mıydı?" diye sorulabilir. Ancak anılan komşu ülkelerde yazılı belgelerde İslam’dan söz edilmemektedir. Tarih, ülkelerdeki karşılıklı belgelerle yazıldığından, İslam’ın ilk 150 yılı için kanıt yokluğunun, yokluğun kanıtı olarak kabul edilmek durumunda kaldığı söylenebilir…
Yöntem olarak, 9., 10. Yüzyıl’da ortaya çıkmış olan İslam Literatürünün etkisinde kalmayarak ve sadece elde bulunan eşzamanlı tarihi belgelere dayanarak konunun irdelenmesi ve eleştiriyle tartışmaya açık bir derleme yazısının ortaya çıkması amaçlanmıştır.
Elde bulunan kaynaklara ulaşma, dil ve tarih konusunda bilgi yetersizliği gibi sorunlardan dolayı, elbette açık kalmış birçok konu bulunuyor. Bunu garipsememek gerek, çünkü İslam tarihinde, özellikle de Erken İslam zamanında (7. Yüzyıl’ın başları) karanlıkta kalan çok fazla konu mevcut.
Bu derleme yazısında yararlanılan kaynaklar hadis veya hadis derleyicilerinin kitapları ve inançlar değil, tarihi kanıtlardır. Derlenen yazılarda şimdiye dek Muhammed'in yaşadığı döneme -570 ile 632 yılları arasına- ait hiç bir tarihi kanıt bulunamadığı dile getirilmektedir.
Bu konu, on dört başlıkta irdelenmektedir.
01. Kur’an Tek Kanıt mı?
İslam dinine mensup olduğu söylenilen imparatorlukların ilk iki yüzyılları içerisinde, Kuran hariç, literatür niteliğinde hiç bir tanık bırakmadığı söylenebilir. Muhammed dönemini anlatan tarihi belgelerden elde olanlar hicretten 150 - 200 yıl sonrasına aittir. Ancak bu dönemde de Kur’an’ı destekleyen hiçbir maddesel kanıt bulunamadığı kaydedilmiştir. Ayrıca 693’te Kudüs’te yapılmış olan Kaya Kubbesi (Kubbetüs Sahra) üzerindeki yazıtların, elde bulunan en eski Kuran kodekslerinden daha eski olduğunu ve yazıtların bazı cümlelerinin Kuran’da da geçtiği belirtilmektedir. 9. Yüzyıl’dan (Hicri 3. Yüzyıl’dan) itibaren ama bol miktarda dini biyografik ve tarihi materyal oluşuyor.
02. İslam Literatürünü Destekleyen Dış Kaynak Var mı?
İslam’ın erken tarihi ve peygamberi Muhammed hakkında bilgilerin kaynağı sadece söylentiden ibaret İslami literatür olduğu belirtilmektedir. Bunun dışında Erken İslam ve Muhammed hakkında eşzamanlı tarihi bilgiler bulunamadığı ve İslam literatürünün içerdiği bilgileri destekleyen eşzamanlı ve dış kaynaklı tarihi kaynaklara ulaşılamadığı da söylenmektedir.
Kur’an’ı destekleyen belgelerin bulunamamasından ötürü Kur’an; hem İslam tarihi hem de Muhammed’in yaşamı konusunda tarihi kaynak kabul edilememektedir. Çünkü Kur’an’da Mohammad kelimesi sadece dört yerde geçer ve bunların sadece birisinde Arap peygamberi ifade edilir. Kur’an’da sadece bir yerde Mekke Vadisi geçse de, ne veya nerede olduğu hakkında somut bir ip üçü bulunmaz. Dört yerde Medine kelimesi geçse de, "Yesrib şehri" (şimdiki ismi ile: Medine şehri) anlamında mı, yoksa sadece Medine kelimesinin karşılığı olan "şehir" anlamında mı kullanıldığı belli değildir. Arap Yarımadası hakkında ise Kur’an’da hiç bir bilgi bulunamamıştır.
Arap peygamberi Muhammed için "bilgi" içeren ilk eserler yukarda verilen hadis derlemeleri ve biyografilerdir. Geleneksel İslam Tarihi ise Teberi’nin "Tarih" kitabından ibarettir.
03. İslam Tarihçilerinin Tanıklığı
Geleneksel İslam tarihinin iddiasına göre Muhammed 570 ile 632 yılları arasında yaşamıştır.
Fakat bu verinin kaynağı olan ve adları yukarda belirtilen eserlere baktığımızda, hemen göze batan bir nokta var: Bu eserlerin yazarları Muhammed’den 200-300 yıl sonra yaşamıştır. Tek başına bu gözlem dahi, Muhammed’in yaşam tarihini sorgulama için yeterli bir neden gibi görünmektedir.
Bizans'ın arşivlerinde de o döneme ait kayıtlara da rastlanılmamıştır. Kim, ne zaman, hangi amaçla bu söylentileri derledi, bilinmiyor. Bilinen tek şey bu söylentileri destekleyen tarihi belgelerin olmamasıdır.
İslam tarihini yazan ilk Müslüman tarihçilerin ne zaman doğup ne kadar yaşadıklarını ve eserlerini incelemeyi hiç düşündünüz mü? Onların yaşamı geleneksel İslam tarihinin nasıl yazıldığına ışık tutacağından çok önemlidir. İlk Müslüman tarihçilerden Ürwah ibn Zubayr'den, Al-Zuhri'den Al-Madaini'ye, Baladhuri'ye, Al-Müsabbihi'ye Al-Safadi'ye, Nizamüddin Ahmad'a kadar İslam tarihini yazan 66 tarihçiden hiç birisi gerçek anlamda bilimsel bir yapıt ortaya koymamıştır. Muhammed dönemini anlatan el yazmalarından elde olanlar hicretten 150-200 yıl sonrasına aittir.
a) Bu eserlerin asılları yoktur.
Bulunan el yazmalarıysa ancak, eser sahiplerinin ölümünden yüzlerce yıl sonra, başka kişilerin el yazmaları olarak günümüze kadar gelebilmiştir. Yani elimizde bulunan en eski el yazmaları; orijinal eserlerin (eğer gerçekten var idiyseler) kopyalarının kopyalarının kopyalarının... kopyasıdırlar. Bu kopyalama esnasında sık sık yapılan yazım hataları değiştirmeler, eklemeler, çıkarmalar konusunda ise henüz bilimsel bir araştırma inceleme mevcut değildir.
Yazılanların hiç birinin bazı kanıtlara ve kendilerinden önce yazılan belgelere dayandırıldıklarının en ufak bir kanıtı bulunamamıştır. Tarihçi olarak bilinen bu yazarların öncüleri halk arasında kulaktan kulağa dolaşmakta olan efsaneleri tarih adına kaydetmiş ve daha sonra gelenler onları gerçek olarak kabul etmiştir. Bunun sonucu olarak kuşkulu İslam tarihi çıkmıştır.
Muhammed biyografileri Kuran’da geçen bazı imaları alır, süsler, püsler ve masalımsı bir dil ile efsaneler anlatır. Anlatılan efsane içindeki tarihi bilginin ise; önce efsanenin çerçevesinden süzülmesi gerekir ki, yine de tutarlı bir bilgi edinmek çoğu zaman mümkün değildir.
b) Eserlerin Tanıklığı
İsmi geçen biyografiler bize ancak 9. ve 10. yüzyılın yazarlarının, kendi zamanları içindeki İslam ve Muhammed görüşünü yansıtabilir. Fakat kendi zamanlarından 200-300 yıl önceki olaylar için kaynak olamazlar. En azından birincil kaynak olamazlar.
Yorumları okurken hemen akla takılan sorular bolca. 9./10. YY’in geleneksel İslam tarihini objektif kabul ederek yine geleneksel İslam tarihini destekler nitelik de yorumlamalar: Bir yazıda "gemi" geçiyorsa hemen belli bir deniz savaşı, nerde bir"rahatsızlık" geçiyorsa hemen bir iç savaş yorumları... Ama bunların hiç birisi orijinal dokümanlarda geçmiyor.
Ama en önemlisi yorumların hiç birisinin, yazıtın tarihi ile içeriğinin tarihi arasındaki çok uzun zaman aralığına dikkat edilmemesi. Her tarihçinin bildiği basit bir konu, yüzyıllar süresince çoğaltmalarda /kopyalamalarda/ alıntılarda devamlı"tamamlamalar", "düzenlemeler" yapılır.
Bunlar çoğaltanın/kopyalayanın "bilgi durumuna" denk gelir. Diğer bir nokta ise tercümanların "bilgiçliği". Mesela bir yazıda geçen "sarazen"i veya "ismaili"yi"Müslüman" diye çevirmeleri.
c) Muhammed Hakkında İlk Kitap
İslam’ın kurucusu Muhammed Mustafa hakkında oldukça ayrıntılı biyografi(ler) vardır.
Doğumu yaşamı, eşleri, çocukları ve hatta günlük yaşamı ayrıntıları ile bilinir gözükmektedir.
Ancak ilginç olan bu ayrıntılı biyografinin onun ölümünden 153 yıl sonra vefat eden İbni İshak'ın Kitab-ül Megazi adlı eserine dayandırılmasıdır. Daha da ilginci Kitab-ül Megazi'den ibni Hisam (??? - 829/834) vasıtasıyla haberdar olmamızdır. Güçlü bir sözel aktarım geleneğine sahip Arap kültüründe bu, anlaşılır bir şey" denilebilir.
04. Tarih, Karşılıklı Belgelerle Yazılır…
Zamanın Bizans kaynaklarında da yeni bir dine rastlamak mümkün değil. Köyün çobanı anlamına gelen Arap(lar) ya "vassal" (confoederati = Küreys) olarak adlandırılıyordu ya da rakip (düşman) olarak. Ama yeni bir dinin adı geçmiyordu. Diğer taraftan İslam tarihine göre 7. Yüzyıl’dan önce dahi Hıristiyanlar, İslami Arap egemenliği altında yaşıyordu. Ancak bu görüş, Hıristiyan literatürle çelişmektedir.
Çünkü 8. Yüzyıl’a dek bu bölgede yaşayan Hıristiyanlar, hem yaşamlarından dolayı hem de misyonerlik görevlilerince, geriye yeteri kadar literatur bıraktı. Bu literatürde ama "İslam egemenliği altındaki" Hıristiyanlığın durumu geçmiyor. Belki literatur türleri bu duruma bir açıklık getirebilir: teolojik etütler, vaizler, mektuplar, kronolojiler, kilise raporları, filozofik yazılar vs. Eğer bütün bu yazılar İslam egemenliği altında oluşsaydı, zamanın durumuna ayna tutması gerekirdi. Sözgelimi monoteletişmuş ve monoenergetişmuş vs. konusunda şevkle konuşmayı, tartışmayı seven rahip ve piskoposların –ki bazılarının ömrü yollarda geçmiş- bütün Hristiyanlığı tehdit eden, yörenin ve zamanın egemenleri tarafından propagandası yapılan yeni bir dinden söz etmemesini anlamak mümkün değil.
Muhammed önce İsa için mi kullanılıyordu?
"En erken bu zaman diliminde, 8. Yüzyıl’ın sonlarında, 9. Yüzyıl’ın başlarında, bir Arap peygamberi için bir hayat hikayesi, bir biyografi uydurma / yazma denemeleri başlamış olabilir. Önceleri İsa için kullanılan Muhammed terimi, nihayet Arap peygamberi Muhammed olarak Arap Yarımadası’nda Dünya’ya gelip arz-ı endam edebilir hale geldi. Kaçan balık büyük olur misali, bu Muhammed etkinliğini 7. Yüzyılın başlarında göstermiş olmalıydı.
10. Yy’dan kalma Muhammed biyografisi yok
Biyografilerinin, hadis derlemelerinin, tarih kitaplarının istisnasız hepsi 9. ve 10. Yüzyıl’a tarihlenmiş durumda. Fakat elimizde 9. ve 10. Yüzyıl’dan kalma herhangi bir Muhammed biyografisi de bulunmuyor. Biyografilerin 9. ve 10. Yüzyıl’da yazılmış olduğu bilgisi, 9. ve 10. Yüzyıl’dan yüzyıllar sonrasının eserlerinin verileri. Fakat bu eserlerin bu bilgilerinin gerçekliği hakkında herhangi bir bilimsel araştırma henüz mevcut değil.
9. ve 10. Yüzyıl’da büyük bir tarihselleşme / tarihselleştirme akımı başlamış olmalı. Pes peşe eserler ortaya çıkıyor: Halk arasında bilinen hikâyeler Muhammed’e bağlanıyor, yeni hikâyeler uyduruluyor."
Hayali Muhammed Dünyası mı?
Muhammed figürü etrafında uydurulan bu hayali Dünya’nın zenginliğine (Muhammed’in akrabaları, eşleri, cariyeleri, sahabeleri, arkadaşları, raviler, maceraları, savaşları, kervan baskınları, hadisleri vs.) bakarsak, bu kadar olayı tek bir insanın, tek bir insan ömrü süresi içinde yaşamış olması imkânsız. Bu insan peygamber dahi olsa, bu mümkün değil. Bu hayati yaşamak için, muhtemelen 10 veya daha fazla insan hayatı kadar bir süre gerekli. Bu zengin hayal dünyası bize, zamanın Araplarının tarihselleşme/tarihselleştirme çalışmalarına ne kadar önem verdiklerini gösterdiği gibi, kendilerine kimlik arama çalışmalarının bir kompleks duygusuna dönüşmüş olduğunu da gösteriyor.
05. Tarihselleştirme Çabaları Günümüzde de Devam Ediyor mu?
Günümüzde, internet ortamında dahi yeni hadisler uyduruluyor ve zincirleme maillerle Müslüman âlemine duyuruluyor. Kuran’da nerede bir peygamber, elçi, sen vs. gibi terimler geçiyorsa, parantez içinde Arap peygamberinin ismi olan Muhammed kelimesi ekleniyor.
(Hadisler ve hadisçiler sorgulanıyor…
Kur’an, tanrıyla kulu arasına girilmesine / din adamlarına izin vermez. Herkes kendi hesabını vermeyecek midir? Öyleyse, müminlerin günlük yaşamlarına müdahale eden sözde din adamlarının tanrıyla kulu arasında işi ne? Kur’an dışı din mi yaratılmıştır? O hadislerle mi bireysel din olan İslam, 71 mezhep ve tarikatla hoca denilen din adamlarının var olabileceği Hıristiyanlık benzeri toplum dinine döndürülmüştür?
Hadislerin, yarattığı "hoca" denilen sözde dinen makbul kişiler kadar müminlerin günlük yaşamlarına müdahale edilmesine de zemin oluşturduğu söylenebilir. Dinen"hangisi caizdir", "hangisi günahtır"
gibi günlük yaşamda atılacak her adım, din adamlarından sorulmaktadır; "Şöyle oturacaksın", "böyle adım atacaksın", "Senin yerine ben düşünürüm.", "Ne istediğin hakkında ben karar veririm.", "Şu partiye oy vereceksin.". Müminlerin yatak odalarına bile girip, bir biyolojik etkinlik olan kadın -
erkek çiftleşmesinde, nasıl sevişileceğine de onlar karar vermektedir. Böylece sözde dini soruların aslında tüm yaşamın muhatabı olmanın, bu din adamlarına siyasal iktidar için, mücadele etme zeminini sağladığı söylenebilir mi?)
06. Arkeolojik Kanıt Bulunabildi mi?
Problemlerden biri de Kur'an'da bahsi geçen kıssalarla ilgili olayları doğrulayan hiçbir arkeolojik kanıtın bulunamamış olmasıdır ki bu da son derece tuhaftır... Bu, Musa-Firavun öyküsüne benzemektedir. Mısır uygarlığı her şeyi kaydetmesine rağmen ortada tek bir yazılı doğru dürüst Musa-Firavun öyküsü bulunamamıştır... Kur'an (aslında Tevrat) kıssaları ile ilgili benzer Sümer taş yazıları mevcuttur ama sadece halk masalları ve inanılması zor çok tanrılı efsanelerden ibaret görünmektedir…
07. Pers ve Bizans Kaynakları Bahsediyor mu?
İslam’ın ilk iki yüzyılı için elimizde hiç bir tane eşzamanlı İslami literatür bulunmamaktadır.
Eşzamanlı Pers ve Bizans kaynakları da Arap Yarımadası’nda ortaya çıkmış yeni bir peygamberden veya yeni bir dinden bahsetmez. Maalesef bu basit ve temel gerçek, İslam Tarihi’ni konu edinen eserlerde dile getirilmez. Dile getirildiğinde ise, önemsenmez, göz önüne alınmaz.
08. Hristiyan Literatüründe Muhammad (= Seçilmiş / Övülmüş)
Havarilerin İşleri 13,17: İsrail halkının babaları Tanrı tarafından seçilmiş bir halk.
Pavlus Mektupları, Romalılar 8,33: İsa’ya inananlar seçilmişlermiş.
Jesaja 42,1 Tanrı, "Tanrının hizmetçisine" "seçtiğim" diye hitap eder.
Lukas 9,35: Bulutlardan gelen ses İsa’ya "seçtiğim oğul" diye hitap eder.
Lukas 23,35: Başkalarına yardım etmiş olduğu için çarmıhtaki İsa ile dalga geçerler: eğer seçilmiş ise, Tanrının Mesihi ise, kendine yardım ede..
Psalm 118, 26: İnşaat işçileri tarafından ise yaramaz gerekçesiyle kullanılmayan bir taş, köşe taşı olur. Tanrı mucizesi diye sevinen millet söyler: Tanrı adına gelen o övülsün..
Markus 11,9: İsa Kudüs’e girerken millet bağırır: Tanrı adına gelen o övülsün..
Markus 14,62: Büyük keşiş İsa’yı sorguya çeker: Sen büyük övülesinin oğlu Mesih misin? İsa cevap verir: O benim.
Büyük övülesi’nin oğlu İsa da elbette övülesidir, Tanrı tarafından seçilmiştir ve Tanrı’nın hizmetçisidir. Arapçası ile söylersek: İsa, Abdül Melik’in Muhammad’ıdır,Abdül Melik’in abd Allah’ıdır.
09. İslam Literatürü Dışında Kalan Kaynaklar Tanık Olabilir mi?
İslam Literatürü haricinde günümüze kadar gelebilen kaynaklar şunlardır:
a) Yahudi ve özellikle Hıristiyan kaynakları.
Yedinci yüzyılın Hıristiyanları sadece Çin’e kadar misyonlarını yayıp kiliseler, manastılar yapmakla kalmadı, günümüze kadar ulaşabilen literatür de bıraktı: Kronikler, mektuplar, vaizler, konsey kararları, apocalypseler, mezhepler arası tartışmalar vs. Bu konuda bir araştırmanın Türkçe tercümesi (henüz tamamlanmamış hali ile) burada veya şurada mevcut. Bu araştırmadan da anlaşılacağı gibi, yazarlarının birçoğu Orta Doğu’da yaşadığı halde, eşzamanlı Hıristiyan literatüründe, yani 7. yüzyılda, Erken İslam’ın ve Muhammed’in izine rastlamak mümkün değil. Bu literatürde Arap Yarımadası da bulunmamaktadır.
Eğer 7. Yüzyıl’da yeni bir din ve bunun peygamberi ortaya çıkmış olsaydı, Ortadoğu’da yaşayan Hıristiyan yazarları, sadece mezhep tartışmaları ile yetinmez, bu yeni din ile de tartışmaya girmez miydi?
Bu eserlerde bölgede Araplar egemendir, onlardan İsmaililer ve Sarazenler diye bahsedilir.
Az da olsa bir Arabiya’dan bahsedilir. Fakat bu Arabiya ile Arap Yarımadası değil, ya Mezopotamya bölgesi kastedilir, ya da Bizans’ın provincia Arabia’sı olan Kızıldeniz’in çevresi.
İsmaili ve Sarazenlerin inançlarına değinildiğinde ise, bu inanç sistemi bir Hıristiyanlık mezhebi olarak eleştirilir. Yani bölgeye hâkim olan Araplar Hıristiyan’dır.
b)Yazıtlar:
b.1. Ürdün’de Gadara Kaplıcaları’ndaki Muaviye’nin yazıtı. Tarihi 664.
b.2. Mısır’da Fustat’da (şimdi Kahire’nin bir parçası) bir köprü üzerindeki yazıt (691).
b.3. Kudüs’de Abdül Melik tarafından 693’de yaptırılan Kaya Kubbesi’nin içinde ve dışında bulunan yazıt.
b.4. Yine Abdül Melik tarafından, Şam-Kudüs yolu yapımında dikilmiş olan bir kaya üzerindeki yazıt (695).
b.5. Şam’da İ. Velid tarafından yaptırılan mabet üzerindeki yazıt (708) (Şimdiki ismi: Emevi Camisi).
b.6. Suriye’de, Humuş yakınlarında Qasr al-Hayr üzerindeki yazıt. Muhtemelen Hisam tarafından 732’de yazdırılmış.
b.7. Medine’de mabetdeki (Şimdiki ismi: Peygamber Camisi) yazıt (757).
Bu yazıtlara göre 750 yıllarına dek Ortadoğu’da ne bir İslam’dan, ne de onun peygamberi olduğu iddia edilen Muhammed’den söz edilebilir..
10. Sikkelerde Hristiyanlık Literatürünün Tanıklığı
MHMT kelimesi ilk olarak 661’de basılmış olan bir sikkede geçer. MHMT Aramice yazılmış.
Bu sikke İran’ın güney doğusundaki Zaranj’da (Şimdi Afganistan’da, İran-Afganistan sınırında) bastırılmış. Parayı kimin bastırdığı ise yazılı değil. Bu sikke Berlin’de Berliner Sammlung der Kallıgraphie’de bulunuyor.
Aramice kökenli Muhammed sözcüğünün bu zamana dek bilinen anlamı:"övülesi","övülmüş", ‘seçilmiş’ demektir.
MHMT yazan sikkeler
Üzerinde MHMT yazan sikkeler iki ayrı bölgede ortaya çıkıyor. Bunlardan birisi İran’ın kuzey doğusunda, şimdiki Türkmenistan ve Afganistan bölgelerinde. Bu sikkelerde MHMT kelimesi abd Allah ve kalifat Allah ile beraber kullanılıyor. Bu program daha sonraları Abdül Melik tarafından bastırılan sikkelerde de mevcut. Abdül Melik’in sikkelerinden, kendisinin Merv’den geldiğini de anlıyoruz. Merv Hazar Denizi’nin doğusunda, eski İpek Yolu üzerinde bulunan bir şehirdir.
Diğer MHMT sikkeleri ise MHMT ile beraber walı Allah programını kullanıyor ve güney doğuda, Kırman ve civarlarında bastırılıyor.
MHMT yazdıran ve ismi bilinen ilk kişi Abdül Melik’tır. Sikkelerin tarihlerinin sıralamasına bakarsak, doğudan batıya doğru bir sıralama görürüz. Öyleyse, Abdül Melik bu paraları doğudan başlayarak batıya doğru ilerlerken bastırılmıştır.
Sikkelerde Arap Yarımadası ile ilgi bulunamıyor
Bu zamana dek bastırılmış olan sikkelerin hiç birisi, Arap Yarımadası ile ilgili değildir.
Sikke bastırmak en az iki noktaya açıklık getirir: Bir yönetici kudret sahibinin varlığını ve on yıllar öncesinden başlamış olan ve hala süren bir dini programın ve/veya bir dünya görüşünün ve/veya bir politik programın varlığını. Bu programın başlangıcı, 7. Yüzyıl’ın başlarına ve daha da öncelerine kadar uzanabilir. Yani iddia edilen Muhammed zamanından daha öncelerine kadar dahi uzanıyor olabilir.
Bölgede yüzyıllardan beri Süryanice konuşulduğu göz önüne alındığında, MHMT kısaltması
MHMD olarak okunduğunda "övülmüş, övülesi" anlamına geliyor ve lehçelerde"mehmad", "mahmed" diye okunuyor.
641’den beri gayet açık bir biçimde Hıristiyan sembollerinin kullanıldığını bildiğimizden, 661’den itibaren kullanılan MHMT ve muhammad sembollerinin İsa’yı gösterdiği söylenebilir.
MHMT/MHMD "muhammad" halinde Arapçalaştırıldı
Özellikle Abdül Melik zamanında ve yönetiminde uygulanan Araplaşma çalışmalarında MHMT/MHMD "muhammad" halinde Arapçalaştırıldı. Bunu 681 yılından itibaren bastırılmış olan bir kaç parada görebiliyoruz. Bu paralarda hem Pehlevi yazısıyla MHMT geçiyor hem de Arapça "muhammad". Suriye bölgelerinde, kısa süre sonraları, MHMT kelimesi kayboluyor ve yerine Arapça yazı ile Arapça bir terim olan muhammad kelimesi kullanılıyor.
Abdül Melik’in bazı sikkelerinde "peygamber Musa" yazdırdığını da bildirmekte yarar var.
"Mahmed" olarak kullanımının bir süre daha devam ettiği belli. Çünkü 750 yıllarında olmuş olan Samlı Johannes (Johannes of Damaşcenüs), Mamed (Yunanca okunuşu Mamed) isimli bir sanal peygamberden söz ediyor.
Bazan ahmed / ahmad kullanılıyor
Araplaşma, arapçalaştırma süresince MHMT’in HMT ve HMD hali ile "Ahmed","Ahmat" olarak kullanıldığın düşünmek de mümkün. Özelllikle teolojik alanda. Mesela Siyer "Ahmed"i "Muhammad" ile eşanlamlı kullanıyor. A. Sprengeri’in "Das Leben und die Lehre des Mohammad nach bisher grosstenteils unbenützten Quellen"kitabındaki gözlemine göre, 9. Yüzyıl’a kadar ahmed/ahmad ile mohammad isimlendirmeleri arasında bir gidip gelme var.
Bazan ahmed/ahmad kullanılıyor bazan mohammad.
641’den beri gayet açık bir şekilde Hıristiyan sembollerinin kullanıldığını bildiğimizden, 661’den itibaren kullanılan MHMT ve muhammad sembollerinin İsa için kullanıldığını söylemek doğru olur.
Övülen İsa mıydı?
Bu "övülen"," övülmüş olan", "seçilen", "seçilmiş olan", yani muhammad, İsa’dan başka birisi değil. Bunu Abdül Melik’in Kudüs’te, 693’te yaptırmış olduğu Kaya Kubbesi’nde de görebiliriz.
(693 yılı Araplara göre 72. yılı ifade ediyor. Bu 72 sayısının mistik bir anlamı vardır düşüncesi hemen akla geliyor.)
Bu sikkelerin üzerinde; a) Bir veya daha fazla hac işaretleri, b) Hristiyan liderlerinin resmi, c)Yahya’nın kafası, c) Güvercin, d) Balık, e) 5 ve 7 kollu yahudi şamdanı, f) Palmiye vardır.
Diğer bir anlam Volker Popp kaynaklı. Popp’a göre, Sami dillerinden ola ve M.Ö. 13.-14. Yüzyıl’a uzanan Ugaritçe’de MHMT "seçilmiş," "seçilen", anlamına geliyordu. Süryaniceye bu anlamı ile geçtiğini de düşünebiliriz. Orta İran lehçelerinde (=Pehlevi dili = Orta Farca) "mehmet", "mahmat" olarak kullanılıyordu.
Eşzamanlı tarihi iz bulunamıyor
Muhammed ve peşinden gelen dört halifeye dair para ve bu kişilerle ilgili eşzamanlı tek bir tarihi iz bulunamamıştır. Sikkeerde bulunan bu semboller de, Ortadoğu’da yaşamış Hıristiyanların verdiği literatür ile örtüşmektedir: 8. Yüzyıl’ın ortalarına dek Abdül Melik’in yönetimindeki devletin inancı İznik Konseyi öncesi Hıristiyanlığı olarak görünmektedir. Adı bilinen ilk dönemlerindeki sikkelerde, Muaviye zamanında da olduğu gibi, Abdül Melik’in sikkelerinde de İsa ismi geçmiyor. MHMT, MHMD veya Muhammad yani Aramice seçilmiş / övülmüş yazsa da, semboller sikke sahibinin Hristiyan olduğunu açıkça belirtiyor. O zamana dek bastırılmış olan sikkelerin hiç birisi, Arap Yarımadası ile ilgili değildir.
Bu süre içinde bölgede ne bir İslam dini mevcuttur ne de onun peygamberi olduğu iddia edilen bir Muhammed.
11. Kur’an’ın tanıklığına başvurulduğunda…
Kuran’ın oluşum süresini anlatan eşzamanlı literatür mevcut olmadığından, ancak elde bulunan para, yazıt ve yazmalardan sonuçlar çıkarabiliriz.
İslam araştırmacılarının çoğunluğuna göre Kur’an 650’li yıllarda Osman tarafından bir kitap haline getirildi ve diğer bütün kaynaklar (taşlar, kemikler, yapraklar vs.) imha edildi. Sözcük anlamı da "Bir araya getirilmiş+ sözler ya da kitap (o tarihlerde ne kastediliyorsa.) demektir.
Ama bunlar iddia edilirken çok önemli bir kaç nokta göz ardı ediliyor:
a) Bu bilgilerin kaynağının hepsi en erken 9. ve 10. yüzyıl.
b) 7. Yüzyıl’a ait elimizde Kur’an bulunmuyor.
c) Parçalar halindeki en eski Kur’an sayfaları 8. Yüzyıl’ın başlarına tarihlenmiştir.
Kuran’ın içeriğine örnek olan en eski tarihi kalıntı olan Sana Kodeksleri 926 ayrı el tarafından yazılmış, 12 000’den biraz fazla sayfadan oluşuyor. Hepsi parşömen olan bu sayfaların hepsi tam bir sayfa olmadığı gibi, toplamı da tüm bir Kuran’ı oluşturmuyorlar. En eski parşömen 710-715 yılları arasında yazılmış. Diğerlerinin yazılış tarihi ise 8. Yüzyıl’ın başlarından 10.
Yüzyıl’ın ikinci yarısına kadar uzanıyor.
Sana Kodeksleri
Eldeki Sana Kodekslerine bakarak şunu söyleyebiliriz: 7. Yüzyıl’ın sonuna dek, kitap halinde olup, şu an elimizde bulunan Kur’an’a eşdeğer bir Kur'an henüz mevcut değildi. Kur’an çok sonraları ortaya çıktı. Tıpkı Yeni Ahit’in de iddia edilen zamandan çok sonraları ortaya çıkmış olması gibi. Ama Kur’an ve Yeni Ahit arasında önemli bir fark var. Yeni Ahit çeşitli bilimsel yöntemlerle (mesela textual criticizm, higher criticizm vs. ) incelenmiş olduğundan, hangi zamanlarda yazıldığını, hangi süreçlerden geçtiğini, kısacası; oluşumunu takip etmek yeterince mümkün. Fakat Kur’an için bunu henüz söyleyemeyiz. Kur’an için benzer bilimsel yöntemler Mekki ve medinevi süreleri diye isimlendirilen ayrım hariç henüz uygulanmış değil.
Ki bu ayırım da, bir yere kadar, yine 9. ve 10. Yüzyıl eserlerindeki bilgilere dayanıyor.
İslam kendi tarihini anlatınca
Diğer tarihi konularda hiç bir tarihçinin kabul edemeyeceği bütün bu sorunlara rağmen, İslam bilimlerinde geleneksel İslam anlatımının günümüzde dahi hala yaygın olması elbette şaşılası bir durum. Bunun nedenleri şunlar olabilir:
a) Kur’an’ın Muhammed’in ağzından döküldüğü ön kabulü.
b) 9. ve 10. Yüzyıl eserleri göz ardı edildiğinde, Kuran’ın içeriğinde çok çok az tarihi, bölge yer ve biyografik bilgilerin bulunmasının sorun oluşturması.
c) Tembellik. 9. ve 10. yüzyılda ortaya çıkan çok sayıda eserin içeriğinin zenginliğinden kaynaklanan tembellik ve ağaçlardan ormanı görememe olgusu.
ç). O zamanlardan günümüze kadar gelebilmiş eşzamanlı tarihi kalıntıların azlığı ve bunlardan sonuçlar çıkarmanın zorluğu.
693’te Kudüs’te yapılmış olan Kaya Kubbesi (Kubbetüs Sahra) üzerindeki yazıtların, elde bulunan en eski Kuran kodekslerinden daha eski olduğunu ve yazıtların bazı cümlelerinin Kuran’da da geçtiğini biliyoruz. Bu yüzden Kuran’ın öncüllerinin de olduğunu tahmin edebiliriz. Fakat bu öncüllerin ne olduğunu, ne üzerine yazılmış olduğunu, kapsamının ne kadar olduğunu bilmediğimiz gibi, hangi dilde yazılmış olduğunu dahi bilmiyoruz.
12. Heraklios’un Tanıklığı
O zamanların tarihini tekrar yapılandırmak için eşzamanlı çokça sikke ve bir kaç tane yazıt mevcut. Bunlar, kısıtlı da olsa, o zamanın olaylarını belgelendiriyor. Sikkelerin çoğunluğu yapıldıkları yeri bildiriyor ve tarihlidirler. Tarihler başlangıçta bazen yerel sayımlara, kısa süre sonra ama "Araplara göre". Muaviyenin Arap sayımına göre 42 (MS 663) yılında Galilede tamir ettirdiği Gadara Ilıcalarında bulunan ve bir haç işaretiyle başlayan bir yazıtta üç tane tarihleme belirtiliyor: Bizansların vergi yılına göre, Şehrin tarihine göre ve "Araplara göre".
Buradan anlaşılan "Araplara göre" birinci yıl 622 yılı olup Güneş Yılına göre sayılıyor.
622 yılı neden bu kadar önemliydi?
Bu yıldaki bir Hicret ancak 9. yüzyılın kaynaklarında geçiyor. Daha önceki yıllarda Şaşanı Kralı Chasrau II Pers İmparatorluğunu genişletebilmişti. Bizans İmparatorluğu’nun doğu bölgelerini fethetmişti: Fırat’ın batısında Suriye’yi, Filistin, Anadolu’nun büyük bölümünü, Arap Yarımadası’nı ve Mısırı. Bizans Imparatorluğu artık kendi bölgesinden kovulmuş gözüküyordu. Ama gelişmeler beklenilenden değişik oldu: Genç Bizans Kralı Heraklios 622’de Perslere karşı beklenilmeyen bir zafer kazandı. Bunu, Şaşanı Krallığı’nın kısa süreli olmasına neden olan diğer askeri başarıların başlangıcıydı.
Heraklios’un Küreyşlileri
Hearklios bu zaferi, kendi tarafına çekebildiği, hem batı Suriye hem de İran Krallığında uzun süredir yerleşik Araplardan oluşan birliklerin yardımıyla kazanmıştı. Bu başarısına rağmen tekrar ele geçirdiği bu eski Roma bölgelerini doğrudan kendi hükümranlığı altına almadı kontrolünü bölgedeki, kendilerini Confoedereti (Arapça Quraisch) (C.N.: Küreys) olarak gören
Arap yöneticilerine teslim etti. 622 yılı, önce Roma İmparatorluğunun doğu bölgelerinde,
Arapların kendi yönetimlerinin ve Arap zaman sayımının başlangıcı oldu.
İkinci bir durağı ise 641 yılı temsil ediyor. İki olay önemliydi: Heraklios tarafından zayıflatılmış olan Pers İmparatorluğu parçalandığından Fırat’ın doğu tarafında yaşayan Arap kabileleri hükümranlığı ellerine geçirebilmişlerdi. Aynı sene içinde Bizans’ta Heraklios olmuş, eşi ve oğlu yeni kral tarafından sürülmüşlerdi. Heraklios ve ailesine sadık olan eski Bizans bölgeleri
Arapları artık kendilerini krala bağlı hissetmeyip bütün hükümranlığı üslendi.
Bu yeni suvaranlığın sembolü olarak 641’de ilk sikke çıkarımı başladı. Bu sikkelerin motifleri Hıristiyanlığın etkisinde: Hac, uzun haçlarla krallar veya yanlış anlaşılmaya yer vermeyen başka semboller. Anlaşılan o ki, yeni semboller kullanmak için neden yoktu. Önce doğuda daha sonra eski Pers İmparatorluğunda hüküm süren Arap kralı Muaviye idi. Bir Hıristiyan hükümdarı. Hangi Hristiyanlık akımına bağlı olduğu bilinmiyor. Hoşgörülü birisi olması gerek.
Çünkü Suriye Hıristiyanları tarafından da övülüyordu. Doğu Suriye Patriği Isoyaw III (ölümü 659) "Din huzur içinde ve çiçek açıyor.".
Arapların Hristiyan Motifli Sikkeleri
Şimdiye dek bilinen ve üzerinde MHMT yazan ilk sikke "Araplara göre" 38 yılında (MS 659),
Mezopotamya’nın uzak doğusunda bastırıldı. Aniden bu parolayla çıkarılmış sikkeler, hem coğrafya olarak hem zaman olarak doğudan batıya yayıldılar. Anlaşıldığına göre, geleceğin
Abdülmelikinin geçeceği rota üzerinde, doğudan başlayıp Mezopotamya’da, Filistin’de ve
Kudüs’te bastırılmaya başlandı. Batıya geldiğinde, göze çarpan yerinde MHMT yazan çok dilli sikkelerin kenarlarında muhammad açıklaması bulunmaya başladı. Kısa süre sonra ise bu zaman kadarki MHMT yerini muhammad’a bıraktı.
Kim bu muhammad? Aramice kaynaklı sözcük, Arapçada da "yüceltilen/övülen (benedictus)
veya "yüceltilesi/övülesi" anlamına geliyor. Hristiyan sikke motiflerinde İsa için kullanılan bir sıfat. Bu anlama tarzı 69’de Abdülmelik tarafından yaptırılmış olan Kubbetüs Sahra’nın yine kendisi tarafından içine yerleştirtilmiş olan yazıt tarafından da destekleniyor. Bu tek ve benzersiz Tanrı’ya tanrıcılık tapınması başlıyor ve eski Hıristiyanlık inancı çerçevesinde devam ediyor; "Övülesi (muhammad[un]) Tanrı kulu/hizmetçisi (‘abd allah) ve onun elçisi (...).
Çünkü Mesih İsa, Meryem’in oğlu, Tanrının elçisi ve sözüdür.". Bu, Kur’an’ın önermesine de denk geliyor.
İsa Sembolü
Kubbetüs Sahra’nın içi düzlenmemiş. Ziyon Dağı’ndaki, kayanın tepesini çatı gibi örtüyor. Bu ise Suriye teolojisinde, mesela Aphrahat’a göre (ölümü 345) bir İsa sembolüdür: "Şimdi kaya üzerinde belirtilen dine ve kaya üzerine kurulu binaya kulak verin(...). İsa, peygamberler tarafından kaya diye adlandırılan (...)." Artık Abdülmelik’in sikkelerindeki hac motifleri yerini kaya gibi İsa motiflerine terk etmeye başladı. Bizans ve Suriye Hıristiyanlarından farklı olan bir Arap krallığı işareti/sembolüydü.
Muhammad, İsa’dan Kopuyor
Muhammad başlangıçta, -‘abdallah sıfatı (Tanrının kulu / hizmetçisi), peygamber, elçi, Mesih gibi – bir Hıristiyan unvanıydı. Daha sonraları ama mümammad ilgili olduğu İşadan koptu ayrıldı. Bunu iki diğer iki gelişme ile gözetlenebilir: 707/708 yıllarında Şam’da yapılan Mescidel-
Emeviyye’nin ve 756’da Medine’de kurulan Kutsal Mabed’in yazıtları Kubbetüs Sahra’nınki ile formel (biçimsel) yapı olarak benzer: Tek olan Tanrı övüldükten sonra muhammada,
Tanrının kulu/hizmetçisine ve elçisine şehadet edilir. Ama Kubbetüs Sahra’da olduğu gibi İsa,
Meryem’in oğlu, açıkça anılmaz. Kudüs’teki teolojiyle benzer olsa da, doğrudan İsa ile ilişkili değildir. Benzer olgu sikkelerde de mevcuttu. Onların kaya sembolleri, mesela hac işaretlerinde olduğu gibi, artık açıkça Hıristiyanlık olarak göze çarpmıyordu. Muhammadın mihenk noktası artık yoktu.
Muhammad Hıristiyanlığı ve Kur’an hareketinin başlangıcı ama, sikkelerin tanıklığına bakıldığında, Mezopotamya’nın uzak doğusundan kaynaklanıyor. Buna temeli Eski Suriyece (Aramca / Aramiçe) olan sözlerin / önermelerin yazı biçimlerine işaret ediyor.
Mekke’de Yapılan İlk Sikke 8. Yüzyıl’ın ikinci yarısından 9. Yüzyıl’ın başına kadar bu zaman süresi için de kaynaklar az.
Çok bölgeler – zaman zaman – "Merkez" ile az bağlı veya bağlı olmasa da, Arap egemenliği artık yerleşiyor. Sikkelerin ve yazıtların üzerindeki semboller apokaliptik programlardan çıkmış izlenimi veriyor. Buna paralel olarak, günlerin bittiğinde ortaya çıkacak olan kurtarıcıyı
(İsa) atıflayan Hıristiyanlıktan motiflenmiş mehdi düşünceleri ortaya çıkıyor. 9. Yüzyıl literatüründe sayılan, fakat sikkeler tarafından desteklenmeyen, mesihi adlandırmalar halifelerin isimleri olarak yorumlanıyor. Bu sembolik terimler kişi adları mı yoksa bu adlandırmaların arkasında anonim hükümdarlar mı yatıyor? 8. Yüzyıl’ın sonunda ilk olarak
Mekke göze çarpıyor. Mekke’de yapılan ilk sikke hicri 203 tarihli peşinden hicri 249 ve 253
tarihliler geliyor. Nihayet bu zaman civarında İslam kendi ayakları üzerinde duran bir din olarak ortaya çıkıyor.
13. İlk Arap Emirliklerinin Tanıklığı
Heraklios 622’de, Ermenistan’da, persleri tam bir bozguna uğratır. Bizans’ın o günkü durumuna bakılırsa, bu, beklenmeyen bir zaferdir. Muhtemelen bu zaferden önce, kesinlikle ama bu zaferden sonra Heraklios’un Arap yardımcıları, yandaşları mevcuttur. Bizans bunları foederati diye isimlendirir. Aramiçesi qarama, Arapçası ise quraish. Siyer’in Muhammed’in kabilesi diye bize tanıtmak istediği, fakat aslında Heraklios’un İranlı ve Suriyeli foederati’leri küreys’leri, kısacası yandaşlarıdır ilk Arap Emirlikleri. Bu emirliklerin kabilelerinin isimleri elbette ki Küreys değildi. Tabi bunlar tek bir kabile de değildi. Küreys teriminden, bir Arap kabilesini değil, Heraklios’un yandaşlarını anlamalıyız.
Bu yandaşların kim olduklarını tahmin etmek kolay: Pers egemenliği altında yaşayan Hıristiyanlar.
627’de Ninive’de Persler yine yenilir. Chosrau II (Hüsrev II) kaçar. Tahttan düşer ve öldürülür.
Heraklios Hüsrev’in oğlu ile eski sınırların geçerli olduğu bir anlaşma yapar. Persler Bizans topraklarından çekilir. Heraklios için bu savaş yeni topraklar edinme amaçlı değil, dini bir savaştı. İlk haçlı seferi de diyebiliriz.
Heraklios; Bizans, Ortadoğu ve Mısır kiliselerini bir araya getirmek için uzun süre uğraşsa da başaramaz. Nihayetinde Ortadoğu’dan ve Mısır’dan çekilir. Persler ve Bizans’ın yokluğu ile bölgede oluşan otorite boşluğunu artık Bizans’ın foederatileri / küreysleri doldurmaktadır.
İlk Arap paralarında Hıristiyan sembolleri var
Yaşamı süresince Heraklios’a minnettar olan Arap emirleri (= küreysler, Bizans’ın yandaşları)
Heraklios’un öldürülmesinden sonra (641) bu sadakati bitirir. Ve kendi başlarına sikke bastırmaya başlar: İlk Arap sikkeleri. Bu ilk sikkelerde bol bol Hıristiyan sembolleri vardır:
Hac, balık, palmiye, Yakup’un kafasının saklandığı kutu vs. Birçoğunun kimler tarafından bastırıldığını bilmesek de, Muaviye adına bastırılmış olan sikkelerde Hıristiyan sembolleri ile bezenmiştir.
Bu sikkelere ve Muaviye’den günümüze kadar gelmiş olan ittifaklara bakarak, bu dönemde
İran ve Suriye’de Hristiyanlığın hâkim olduğunu, yönetenlerin ve yönetilenlerin çoğunluğunun Hıristiyan olduklarını saptamak kolay.
14. İslami Kanıt Neden Bulunamıyor?
İlk 150 yıl komşuların tarihi belgelerinde İslam ve Muhammed hakkında bir tek kanıt bulanamıyor. Araplarda da mı yoktur? Çünkü "Henüz neşir Arap'lar tarafından keşfedilmemiştir. Okuryazar oranı yüzde 1-2 civarındadır. Kitap yazma geleneği yoktur. Kâğıt yoktur. Okur olmayınca yazar da olmaz. Yazar olsa bile ortaya çıkacak yapıt bir söylenti olmaktan kurtulamaz" denilmekle tarihi kanıt bulunamaması durumu açıklanabilir mi? Böyle bir açıklama tarihi ve yazılmasını reddetmek değil midir?
İslam tarihini yakından inceleyenler yörede yaşayan Hristiyan ve Yahudi kabilelerde yazılan eski eserlerden İslam tarihi hakkında bir şeyler elde etmeye çalışmıştır. Bazı papazların yazdıkları bireysel anılar ile tarihsel olguları açıklamaya çalışmak son derece yetersizdir.
Günümüzde yapılanlar bunlardır. Sadece Muhammed değil, ilk dört halife oldukları iddia edilen, Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali hakkında Bizans'ın arşivlerinde de o döneme ait kayıtlar ve bir tek belge bulunamadı.
Sonsöz
Bahsedilen tarihsel süreç içerisinde Sasani devletinin İslam akıncıları tarafından yıkıldığını bu nedenle Sasaniler’e ait kaynakların da yok edildiği varsayılsa bile İstanbul’un fethi ile son bulan Bizans İmparatorluğu’nun kayıtlarında yeterli doygunluğu verecek kadar belgenin elimizde olması gerekmez miydi?
Genişlemesini Bizans İmparatorluğu’nun topraklarının fethedilerek küçülmesi ile sağlamış görünen bu yeni güç hakkında neden en erken 8. Yy başlarında kayıtlara rastlıyoruz? Tüm 7.
Yy ’da olup bitenler üstelik de kendi aleyhlerinde olduğu halde Bizans kayıtlarına girmemiş olsun ki? İlk elden Müslümanlarla karşılaşmış olan Kudüs kilise örgütlenmesi, daha kuzeyde yazılı bir geleneği sürdüren Süryani kilise ve kültürü neden tarihe hiç bir kayıt düşmemiştir?
Gerçek İslam tarihi, mevcut İslam tarihini destekleyen veya reddeden kanıtlarla karşılaşılmadıkça kanıtlamayacaktır. Tarih, ülkelerdeki karşılıklı belgelerle yazıldığından,
İslam’ın ilk 150 yılı için kanıt yokluğunun, yokluğun kanıtı olarak kabul edilmek durumunda kaldığı söylenebilir…
********
Aynı konunun kaynaklar bazında işlenmesi.
K.H.Ohlig: İslamın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi
Avrupa'da Müslüman nüfusun artışı ve bu artışla beraber Avrupalıların İslam yaşam biçimiyle kendi topraklarında tanışmış olmaları Avrupalı bilim insanlarının, araştırmacılarının İslam dinine merakla dolu eleştirel bir tutum almalarını kaçınılmazlaştırdı. Daha fazla araştırmacı, tarihçi ve bilim insanının "dışarıdan" islama bakmaları ve yüzyıllardır alıştıkları bilimsel yöntemlerle
İslam'ı mercek altına almaları ilginç olguların ortaya çıkmasını tetikleyecek demekti, nitekim de öyle oldu.
İslam'la büyümüş dünyaya bakış açısı geleneksel olarak islamla şekillenmiş bizlerin kolaylıkla gözünden kaçabilecek ilginç sonuçlara, ayrıntılara ve kanıtsız gerçekler diyebileceğimiz ön kabullerimize kısaca sağ duyumuza ters olgulara ulaşmaları çok sürmedi.
Klasik islam tarihi Muhammed Mustafa'nın hayatı, peygamber oluşu ve vahiyle aldığı ayetlerle oluşturulmuş Kuran gerçekliği ile başlar, en yakın "müritleri"
olan 4 halife dönemi, Emevi hanedanlığı ve bu hanedanlığın anti-tezi Abbasi
İmparatorluğu ile devam eden tarihsel bir süreci anlatır. Ve tabi ardından tarih sahnesine çıkan Türkler ve Osmanlı İmparatorluğu ile devam eder.
İslamın kurucusu Muhammed Mustafa hakkında oldukça ayrıntılı biyografi(ler) vardır. Doğumu yaşamı, eşleri, çocukları, ve hatta günlük yaşamı ayrıntıları ile bilinir gözükmektedir. Ancak ilginç olan bu ayrıntılı biyografinin onun ölümünden 153 yıl sonra vefat eden İbni İshak'ın Kitab-ül Meğazi adlı eserine dayandırılmasıdır. Daha da ilginci Kitab-ül Meğazi'den ibni Hişam (??? - 829/834) vasıtasıyla haberdar olmamızdır. Güçlü bir sözel aktarım geleneğine sahip Arap kültüründe bu anlaşılır bir şey" denilebilir.
Ama yine klasik islam tarihine göre Muhammed'in yaşadığı dönemde tüm Arabistan Yarımadasını ve 4 Halife döneminde de Anadolu'nun neredeyse yarısını, Mısır'ı, İran'ın tamamını ele geçirmiş olan İslam devleti ve onun ideolojik, siyasal ve toplumsal dinamizmini yaratan İslam dini ile ilgili "tarafsız" herhangi bir belgenin, kaynağın olmayışı (en azından şimdilik ortaya çıkmamış olması) bu savunmayı zorlaştırmaktadır.
Bahsedilen tarihsel süreç içerisinde Sasani devletinin islam akıncıları tarafından yıkıldığını bu nedenle Sasanilere ait kaynakların yok edildiğini düşünsek bile İstanbul'un fethi ile son bulan Bizans İmparatorluğu kayıtlarında yeterli doygunluğu verecek kadar belgenin elimizde olması gerekmez miydi?
Genişlemesini Bizans İmparatorluğunun topraklarının fethedilerek küçülmesi ile sağlamış görünen bu yeni güç hakkında neden en erken 8.yy başlarında kayıtlara rastlıyoruz? Tüm 7.yy'da olup bitenler üstelik de kendi aleyhlerinde olduğu halde Bizans kayıtlarına girmemiş olsun ki? İlk elden Müslümanlarla karşılaşmış olan Kudüs kilise örgütlenmesi, daha kuzeyde yazılı bir geleneği sürdüren Süryani kilise ve kültürü neden tarihe hiç bir kayıt düşmemişlerdir?
Bu özet yazıda Ohlig'in sonuca ulaşmayan ancak sorular sorarak cevaplar bulmaya çalıştığı İslam tarihinin yeniden kurgulanmasını düşündürecek çalışmalarını öğreneceğimizi umuyoruz.
T.D Sitesi
İslam’ın Ortaya Çıkışı ve Erken Tarihi
İslam bir milyardan fazla inanırı ile dinamik büyüyen bir dindir. Kendisini Tanrı tarafından gönderilen, rivayete göre 570- 632 yılları arasında Arabistan
Yarımadasında yaşamış olan Muhammedin (muhammad) kurduğunu belirtir.
Onunölümünden sonra başarılı bir askeri ve dini tarih başladı. Yayılmacı savaşcıları bulundukları bölgedeki iki büyük imparatorluğa, -Bizans ve Sasani (Pars) İmparatorluğu- karşı koyabildi. Bir kaç on yıl içerisinde hakimiyeti bütün Yakın Doğudan Hindistan sınırına kadar erişebildi. Mısır ve Kuzey Afrika fethedildi, İspanya’ya ve Güney Fransa’ya kadar erişildi.
Bu operasyonlar, Muhammedin politik önderliğini takip eden halifeler tarafından yönetildi: Önce (661 yılına kadar) sonradan Dört Halife olarak adlandırılanlar tarafından, sonra 750 yılına kadar, başkenti Şam’a taşıyan
Emeviler tarafından. Ve nihayet 8. yüzyılın ortalarından itibaren ise Bağdat merkezli Abbasiler tarafından.
Muhammed öğretisini sözlü olarak bildirdi. Bunlar dinleyiciler tarafından hafızalarda tutuldu, kemiklere ve hurma yapraklarına kaydedildi. İslami rivayete göre bu materyallar üçüncü halife Osman (Othman, Uthman) toplatıldı, Zaid ibn Thabit’in başkanlığında bir komisyon tarafından 650-656 yılları arasında, yani Muhammedin ölümünden 18-24 yıl sonra bu gün elimizde bütün olarak bulunan haline getirildi Halife Osman geri kalan tüm versiyonları yasakladı. 1925 yılında
Kahirede basılan Kuran'ın (Kahire Kuranı), -ki Kuran tefsirlerinin temelini oluşturur- Osman’ın Kuranına denk geldiği iddia edilir.
Batı Kuran araştırmaları bu güne kadar hala müslüman geleneğini takip ediyor.
Hans Zirker bu ortak görüşü şöyle formüle ediyor: "İncil ile karşılaştırıldığında Kuran kısa ve homojen bir oluşum süresine sahip. (…) Muhammed'in ölümünden yaklaşık 20 yıl sonra kitap haline geldi. Bu günküler onun bir kopyasıdır. Vahiylerin, Muhammede gönderildiği şekliyle otantik olarak Kurana girdiğinden, bir kaç istisna haricinde, müslüman olmayan bilim adamlarının dahi şüphesi yok."(1)
Rudi Paretin fikri de bu yöndedir: "Kurandaki bütün ayetler içinde herhangi bir tanesinin dahi Muhammed tarafından dikte edilmediğini kabul etmek için bir nedenimiz yok."(2)
Tarihsel Sorunlar
Müslüman geleneğinin benzeri olan batılıların bu ortak görüşün temellerini hiç bir tarihci kabul edemez. Arap peygamberi Muhammed hakkındaki "bilgiler" ilk olarak dört"biyografik eserde"mevcut. Ki bunlara ancak 9. ve 10. yüzyılın başlarında erişilebiliyoruz. Sonuncusu ise, Tabari’nin Yıllıklar’ı, Arapların yayılması, imparatorlukları ve halifelikleri hakkında sözlü iletileri içeriyor.
Bu "biyografiler" efsanevi materyal sunuyorlar: "Gerçek tarihi kalıntı çok az.
Kurandaki imalar yardımıyla dallandırılıp büyütülüyor."(3) Her şeyden önce Muhammed ve İslamın başlangıcına dair görüşler, Muhammedden ikiyüz-üçyüz yıl sonra ortaya çıkmış olduğundan, bunlar ancak 9. ve 10. yüzyılın yazarlarının düşüncelerine şahitlik yapabilirler ama, çok geride kalan bir zaman için kaynak değiller.
Muhammedin ölümünden sonraki iki yüzyıl için eşzamanlı islami edebi yazı mevcut değil. Bu durum genellikle bildirilmiyor. Josef van Ess bir istisna.
İslamiyetin 2. ve 3. yüzyılını üzerine altı ciltlik araştırmasında, İslamın birinci yüzyılı hakkında elde sadece bir kaç sikke ve yazıttan başka bir şey bulunmadığından dolayı bu yüzyılı incelemeye almadığını belirtiyor. "Aynı sorunları" tesbit ettiği halde 2. yüzyıldan başlıyor. (4) Karşı taraf olan
Bizanslılar da arapların yeni bir dini temsil ettiklerini belirtmiyorlar.
İslam Hâkimiyeti Altında Hıristiyan Literatürü
Ama Arap hâkimiyetindeki hıristiyanlar – Suriyeliler, Yunanlılar, Mısırlılar – bu iki yüzyılda sadece manastır ve kliseler kurup Çine kadar misyonerlik yapmadılar. Geriye zengin bir literatür de bıraktılar: Kronikler, mektuplar vaizler, ruhani kararlar, apokalipsler (Ç.N.: kıyamet tavsirleri). Her şeyden önce de teolojik eserler. Ama bunlar genellikle günlük işlerle ilgiliydi: hıristiyanların kendi aralarında tartışmaları, Chalkedonier’ler Monophisitler’e karşı,
Monerget’ler Monothelet’lere karşı, Suriyani hristiyan görüşü, Yunanlı hıristiyan görüşüne karşı vs.
Bu yazılarda çok seyrek olsa da ara sıra yeni Arap egemenliğinden söz ediliyor.
Arap sözcüğünü pek kullanmıyor, çoğunlukla, "islam öncesi" zamanlarda da olduğu gibi, ya Sarazen (çadırda yaşayanlar, haydut, göçebe) diye adlandılıyorlardı ya da 4. yüzyıldaki Hieronimusdan beri alışıldığı gibi – ki zamanında kainat hakkındaki"bilgiyi" temsil ediyordu – İsmali’ler veya
Haceri’ler diyorlardı (Genesis 16’ya dayanarak, İbrahim’in Hacer’den olan oğluİsmail’in soyu anlamında).
Bunlardan Genesis "çölde" oturanlar diye bahseder (Gen. 21, 9 – 21; 25, 12 –18) . Bazan "Arabistan" ile de ilşkilendiriliyorlardı, ama bununla Arap
Yarımadasını değil, Mezapotamya'daki Arabistan'ı veya 106 yılnda Roma'lılar tarafından fethedilen, Şamdan Kızıldeniz'e kadar uzanan Nabataer Bölgesini (provincia Arabia) kastediyorlardı. O zamanda yaşayanlar bir İslam yayılmacılığından/işgalinden bahsetmezler. "Arap" hükümdarı Muaviye zamanında Arap Hükümdarlığını överlerken, Abdulmelik zamanından bir yük ve Tanrının bir cezası gibi bahsediyorlardı. Apokalipsler de daha da ileri gidip ancak beklenilen Deccal hükümdarlığı tarafından aşılabilecek bir kötülükler toplamından bahsediyorlardı.
Arabların yeni bir dininden ise hıristiyan kaynaklar bahsetmiyorlar. Nadir hallerde, özel bir Tanrı anlayışından bahsediliiyor: Tanrı birdir ve benzersizdir/ortaksızdır ya da isevi anlayışta olduğu gibi, İsa Tanrının oğlu değildir. Bu yüzden olsa gerek, babası uzun yıllar yönetimde yer almış olan,
Araplar'ı iyi tanıyan Şamlı Johannes (ölümü 750 civarı) İsmali’lerin dinini hıristiyanlıkdan sapanlara (Ç.N. bir hristiyan mezhebi anlamına da gelebilir)dahil ediyordu.
İznik Konsili öncesi Kuran'ın süryani teolojisi.
İznik konsili öncesi süryani teolojisi Kuran'ın temel önermeleridir. Kuran'da muhammed terimi sadece dört defa bulunmakdadır. Bunların sadece birisinde sonraları eklenmiş bir bölümünde, kesinlikle bir arap peygamberi kastedilir.
Kuran'da İsa 24, Meryem 34, Musa 136, Harun 20 sefer anılır. Kuran'ın teolojisi doğru tanrı anlayışı ve hristiyanlık noktalarına odaklanmıştır. Sık sık, Tanrının tek olduğu, benzersiz/ortaksız olduğu vurgulanır. Yani Tanrı İkiliksiz,
Üçlüksüzdür (DMA: Üçlü Birlik= teslis). Mesela 112. surede vurgulanır: "1 De ki: O tekdir, 2 dört dörtlük Tanrıdır(?), 3 doğurmadı, doğurulmadı.. 4 kimse ona eşdeğer/benzer değildir." İsa için, Tanrının oğlu olmadığı, mesih, kul/hizmetci elçi ve peygamber olduğu söylenir. Mesela sure 4, 171: İsa mesih, Meryem'in oğlu, sadece Tanrının elçisidir, Meryem üzerinden size ulaştırdığı (Tanrı’nın)
sözü ve onun (Tanrı’nın) ruhundandır. (...). Tanrı tekdir (...) çocuk sahibi olmakdan (münezzehdir) ."
Bu teoloji ve hristiyanlık yeni bir şey değil. Tersine eski süryani hristiyanlığı tarafından temsil ediliyordu. Kuzey Suriye Teolojisinde "monarhianizm"in öğretildiği biliniyor. Devlet iktidarına dayanan unitarist, monoteist bir öğreti.
Dinamik monarhianizme göre, İncil’deki Tanrının sözü ve Tanrı’nın ruhu önermeleri, tek ve aynı Tanrı’nın etkilerinin dışa yansımasının işaretleri,
Tanrının kuvvetleri olarak anlaşılması gerekiyor. Buna göre İsa bir insandır.
Etiklik yönünden kendisini diğer insanlardan daha fazla ispatlayan bir insan.
Onun peşinden gidenlerinde yine kendilerini ispatlayabilecekleri, ispatlamak zorunda oldukları düşüncesi. Bir antiochenisch (Ç.N.: Antakya usulü?)
liyakat/yararlılık (Ç.N.: kendini ispatlama, çile çekme, çileye dayanma anlamına da gelebilir) hristiyanlığı.
Havari Babaları isimli kutsal metinler listesi en eski tanrıya yakarış yazmalarından oluşur. Bunlardan birisi, 2. yüzyılda Suriye’de yazılmış olan
Didache (Ç.N. 12 havarinin öğretisi) İsa’yı "Tanrı’nın kulu/hizmetcisi" olarak isimlendirir. Diğer birinde, Martyrdom of Polycarp’da ise Tanrı, "bu sevilmiş ve övülmüş kul/hizmetci İsa’nın babası" olarak anılır (Aynı isimlendirme 97
yılında Roma’da yazılmış olan Clemens’in birinci mektubunda da geçer.). Tanrı anlayışı bu gelenkte monarhistdir: İsa "sadece" Tanrı’nın bir kulu/hizmetcisidir(6).
Fırat yakınlarında Samotadaki piskopos Paul (ölümü 272), İsa’nının Tanrı’lığını reddediyor ve ekliyordu "Eğer Tanrının Oğlu bir Tanrı olmuş olsaydı Tanrılar bunu bildirirlerdi"(7). Paul’un öğretisi; İsa bize eşit bir insan , ama üzerindeki "rahmetinden dolayı" "her yönüyle daha iyi" bir insan(8).
Yunan Kilisesinde ise İsa’nın Tanrının Oğlu olduğu, Tanrı sözünün yeniden doğuşu olduğu görüşü hükmediyordu ve 325 yılında, İznik Kararları ile resmileştirildi: Oğul "Tanrıdan bir Tanrı, ışıkdan bir ışık, gerçek Tanrıdan bir gerçek Tanrı, doğurulan, yaratılmayan"dı, daha da ileri giderek "babaya eşdeğer"di.
Fırat’tan Hindistan’a kadar uzanan Pers Hükümdarlığındaki kiliselerin büyüğü olan Doğu Süryani Kilisesi, Roma İmparatorluğu’ndaki bu tartışmalara katılmıyordu. Önun öğretisi İznik Konsili öncesinin teolojisi idi: Tanrı tekdir (hükümranlık sadece ona aittir). İsa onun elçisi, kulu/hizmetcisi, peygamber ve mesihdir. Ancak 410 yılında, baskıyla, sasanilerin başşehri Seleukia-
Ktesiphon’da (bugünkü Bağdat yakınında), kendisini otonom bir kilise görmesine rağmen, ruhani meclisinde İznik Konsili karalarını kabul etti. Tanrıya eşdeğer olan Tanrıoğlu düşüncesinin Doğu Süryani Kilisesinde yayılabilmesi çoğu bölgelerde 6. yüzyıla kadar sürdü.
Mesela Suriye teoloğu olan Aphrahat’ın (ölümü 345 yılında) İznik
Kararlarından haberi yoktu. „Tanrılığın kutsal ismi, Tanrıya layık adaletli insanlara da verildi. Tanrı sevdiği insanlara „oğullarım" „arkadaşlarım" diye hitap etti." Örnek olarak Musayı, Süleymanı, bütün İsrail Halkını gösteriyordu.
„Onu (İsa’yı) biz Tanrı diye adlandırdık. Onun (Tanrı’nın) Musayı kendi adıyla isimlendirdiği gibi.(9)" Yani Aphrahat’ın görüşüne göre de İsa Musa’dan daha fazla veya değişik bir şekilde Tanrı’nın Oğlu değildi.
Pers sürgünlerinin rolü
Peki ama bu eski Suriye teolojisi Doğu İran'da nasıl daha da güçlenerek ayakta kaldı, korundu? Pers Hükümdarları, Partlar ve Sasaniler, Tevratta tanıdığımız
Asurların ve Babilonların sürgün geleneğini devam ettirdiler. Fırat nehri sürekli olarak Roma İmparatorluğuna sınır olarak kalsa da, Akdenize kadar uzanan kısa süreli fetih savaşları ve peşinden şehir halkının sürgün edilmesi sık sık oldu.
Sürgün edilenler,-ki içlerinde hıristiyanlar da vardı- doğuda çok uzaklara yerleştirildi Bir seferinde Antakya'nın tüm şehir halkı (10).
241 yılında, Dicleden kuzeye, Fırat'a kadar uzanan Arabiya krallığının Dicle yakındaki başşehri Hatra da Sasanilerin eline geçti. Bura halkı ve daha fazla halk grupları Arabiyadan sürülerek doğuda çok uzaklara yerleştirildi. Tahminen
Marvda (bugünkü güney Türkmenistan) yaşamaya zorlandılar. Bunların arasındaki aramanlılar, belki arap hıristiyanları da, yeni yurtlarında, izole edilmiş durumlarıyla, eski hıristiyanlık geleneklerine devam edip geliştirdiler.
Sonraları Pers İmparatorluğundaki doğu Suriye büyük klisesi İznik Kararlarını zamanla da Roma İmparatorluğunun başka kararlarını kabul etmiş olsa da bunlar (Ç.N.: sürgünler) soylarının getirdiği Hıristiyanlığı korudular. Kuran geleneğinin Suriye başlangıcını o zamanın sürgünlerinde aramak gerekir.
Doğu İrandan kaynaklanan Kuran öğretileri, en azından temel oluşturan bir bölümü, batıya erişti. Abdulmelik, -ki kendisi Marv'lıdır- ve oğlu Velid zamanında devlet doktrininini oluşturup Arapçaya çevrildi. Kuranın Allah önermelerinin çoğunluğunun"teklik" olması böylece anlaşılımış oluyor, çünkü
İznik'in kutsallık ruhuna pek değinmiyor. Sadece Kuranın sonraları ortaya çıkan ve seyrek bazı yerleri Üçlü Tanrı düşüncesine karşı çıkıyor.
Kuranın Allahı eski Suriye Hristiyanlığının erken çağının düşünceleriyle direk ilişkilidir. Bunlar Kuran teolojisinin çekirdeğini teşkil ederler. Zaman içerisinde ama diğer başka materyallar da eklendi.
Sikkelerin ve Yazıtların Tanıklığı
O zamanların tarihini tekrar yapılandırmak için eşzamanlı çokca sikke ve bir kaç tane yazıt mevcut (11). Bunlar, kısıtlı da olsa, o zamanın olaylarını belgelendiriyorlar. Sikkelerin çoğunluğu yapıldıkları yeri bildiriyorlar ve tarihlidirler. Sikke tarihleri başlangıçta yerel sayılmalara, ama kısa süre sonra "Araplara göre" belirlenmiş. Muaviyenin Arap sayımına göre 42 (MS 663)
yılında Galilede tamir ettirdiği Gadara Ilıcalarında bulunan ve bir haç işaretiyle başlayan bir yazıtta üç tane tarihleme belirtiliyor: Bizansların vergi yılına göre, Şehrin tarihine göre ve "Araplara göre". Buradan anlaşılan "Araplara göre" birinci yıl 622 yılı olup Güneş Yılına göre sayılıyor.
622 yılı neden bu kadar önemliydi? Bu yıldaki bir Hicret ancak 9. yüzyılın kaynaklarında geçiyor. Daha önceki yıllarda Sasani Kralı Chosrau II Pers İmparatorluğunu genişletebilmişti. Bizans İmparatorluğunun doğu bölgelerini fethetmişti: Fıratın batısında Suriyeyi, Filistin'i, Anadolunun büyük bölümünü, Arap Yarımadasını ve Mısır'ı. Bizans İmparatorluğu artık kendi bölgesinden kovulmuş gözüküyordu. Ama gelişmeler beklenilenden değişik oldu: Genç
Bizans Kralı Heraklios 622 yılında Perslere karşı beklenilmeyen bir zafer kazandı. Bu Sasani Krallığının kısa süreli olmasına neden olan diğer askeri başarıların başlangıcıydı.
Hearklios bu zaferi, kendi tarafına çekebildiği, hem batı Suriye hem de İran Krallığında uzun süredir yerleşik Araplardan oluşan birliklerlerin yardımıyla kazanmıştı. Bu başarısına rağmen, tekrar ele geçirdiği bu eski roma bölgelerini direk olarak kendi hükümranlığı altına almadı, bu bölgelerin kontrolünü kendilerini Confoederati (Arapca Quraisch) (Ç.N.: Küreyş) olarak gören Arap yöneticilerine teslim etti. 622 yılı, Roma İmparatorluğunun doğu bölgelerinde başlayarak, Arapların kendi yönetimlerinin ve Arap zaman sayımının başlangıcı oldu.
İkinci bir durağı ise 641 yılı temsil ediyor. İki olay önemliydi: Heraklios tarafından zayıflatılmış olan Pers İmparatorluğu parçalandığından Fıratın doğu tarafında yaşayan Arap kabileleri hükümranlığı ellerine geçirebilmişlerdi. Aynı sene içinde Bizansda Heraklios ölmüş, eşi ve oğlu yeni kral tarafından sakatlanarak sürülmüşlerdi. Heraklios ve ailesine sadık olan eski bizans bölgelerinin Arapları artık kendilerini krala bağlı hissetmeyip bütün hükümranlığı üslendiler.
Bu yeni egemenliğin sembolü olarak 641 yılında ilk sikke çıkarımı başladı. Bu sikkelerin motifleri hristiyanlığın etkisindeydi: Haç, uzun haçlarla krallar veya yanlış anlaşılmaya yer vermeyen başka semboller. Anlaşılan o ki, yeni semboller kullanmak için neden yoktu.(12). Önce doğuda daha sonra eski Pers İmparatorluğunda hüküm süren Arap kralı Muaviyeydi ilk hükümdardı. Bir hıristiyan devlet başkanı. Hangi hıristiyanlık akımına bağlı olduğu bilinmiyor.
Toleranslı birisi olması gerek. Çünkü Suriye hıristiyanları tarafından da övülüyordu. Doğu Suriye Patriği İsoyaw III (ölümü 659) "Din huzur içinde ve çiçek açıyor."(13) diyordu.
Şimdiye dek bilinen ve üzerinde MHMT yazan ilk sikke "Araplara göre" 38 yılında (MS 659), Mezopotamyanın uzak doğusunda bastırıldı. Bu günden sonra bu parolayla çıkarılmış sikkeler, hem coğrafya olarak hem zaman olarak doğudan batıya yayıldılar. Anlaşıldığına göre, geleceğin Abdulmelik'inin geçeceği rota üzerinde, doğudan başlayıp Mezopotamya'da, Filistin'de ve
Kudüs'de bastırılmaya başlandı. Batıya geldiğinde, göze çarpan yerinde MHMT yazan çok dilli sikkelerin kenarlarında muhammad açılımı yer almaya başladı.
Kısa süre sonra ise MHMT yerini muhammad’a bıraktı.
Kim bu muhammad?(14) Arapca "yüceltilen/övülen (benedictus) veya "yüceltilesi/övülesi" anlamına geliyor. Hıristiyan sikke motiflerinde İsa için kullanılan bir sıfat. Bu anlama tarzı 691 yılında Abdulmelik tarafından yaptırılmış olan Kubbetüs Sahra’nın (Ç.N:: Kaya Kubbesi) yine kendisi tarafından içine yerleştirtilmiş olan yazıt tarfından da destekleniyor. Bu yazıt tek ve benzersiz Tanrıya şahitlikle başlıyor ve eski Hristiyanlık inancı çerçevinde devam ediyor; "Övülesi (muhamad[un]) Tanrı kulu/hizmetcisi (‘abd allah) ve onun elçisi (...). Çünkü mesih İsa, Meryemin oğlu, Tanrının elçisi ve sözüdür."
İsanın Tanrı Oğulluğu reddediliyor(15). Bu; Kuranın önermesine de denk geliyor.
Kubbetüs Sahranın içi düzlenmemiş. Ziyon Dağındaki kayanın tepesini çatı gibi örtüyor. Bu ise; Suriye teolojisinde, mesela Aphrahata göre (ölümü 345) bir İsa sembolüdür: "Şimdi kaya üzerinde belirtilen dine ve kaya üzerine kurulu binaya kulak verin(...). İsa, peygamberler tarafından kaya diye adlandırılan (...).(16)"
Artık Abdulmelikin sikkelerindki haç motifleri yerini kaya gibi İsa motiflerine terketmeye başladı; Bizans ve Suriye hıristiyanlarından farklı olan bir Arap krallığı işareti/sembolü.
Muhammad terimi başlangıçta, - tıpkı ‘abdallah sıfatı (Tanrının kulu/hizmetcisi) peygamber, elçi, mesih terimleri gibi – bir hristiyan ünvanıydı. Daha sonraları mumammad temsil ettiği İsa'dan koptu, ayrıldı. Bu iki diğer gelişme ile de gözetlenebilir: 707/708 yıllarında Şamda yapılan Emevi Camisi (Ç.N.: Mescidel-
Emeviyye) ve 756 yılında Medinede kurulan Kutsal Mabedin yazıtları
Kubbetüs Sahranınki ile formal olarak benzer yapıdadır: Tek olan Tanrı övüldükden sonra, muhammada, Tanrının kulu/hizmetcisine ve elçisine şehadet edilir. Ama Kubbetüs Sahrada olduğu gibi İsa, Meryemin oğlu, açıkca anılmaz.
Oralardaki formüle etmeler, Kudüsdeki teolojiyle benzer olsa da, direk İsa ile ilişkili değildir. Benzer olgu sikkelerde de mevcuttur. Onların kaya sembolleri mesela haç işaretlerinde olduğu gibi, artık açıkca hristiyanlık olarak göze çarpmıyordu. Muhammad'ın mihenk noktası artık yoktur. İzole edilmiş bu terim artık, yeni "materyal"ile doldurulabilinirdi.
O, ilk olarak 8. yüzyılın ilk yarısında, bir arap peygamberi görünümde tarihleştirildi. En eski kaynak olarak Şamlı Johannes bir yalancı peygamber
Ma(ch)medden bahsediyor. Daha sonraları, 9. yüzyılda, yine bir hıristiyan ünvanı olan ‘abdallah, Tanrının kulu/hizmetcisi, Muhammedin babası olarak tarihleştirildi: Abdullahın oğlu Muhammed. Bu zamanda başlangıç olayları da
Arapların etnik yurdu olan Arap Yarımadasına kaydırıldı(17). Bu konuda yardımcı olan bir olgu da, Kuran materyalleriyle direk bağlantısı olduğu halde artık çoktanberi mevcut olmayan Mezopotamyanın Arabiya Krallığı veya
Bizansın provencia Arabiası ve fakat Kuran’ın bu bağlantıyı anımsar olmasıydı.
Muhammad hıristiyanlığı ve Kuran hareketinin başlangıcı , sikkelerin şahitliğine bakıldığında, Mezopotamyanın uzak doğusundan kaynaklanıyor. Buna temeli
Eski Suriyece ( Aramca) olan sözlerin/önermelerin yazı şekilleri de işaret ediyor.
8. yüzyılın ikinci yarısından 9. yüzyılın başına kadar geçen zaman için de kaynaklar az.Bir çok bölgede zaman zaman gevşek olsa da Arap Egemenliği artık yerleşiyor. Sikkelerin ve yazıtların üzerindeki semboller apokaliptik programlardan çıkmış izlenimi veriyorlar. Buna paralel olarak, günlerin bittiğinde ortaya çıkacak olan kurtarıcıyı (İsa?) atıflayan hıristiyanlıkdan motiflenmiş mehdi düşünceleri ortaya çıkıyor. 9. yüzyıl literatüründe sayılan fakat sikkeler tarafından desteklenmeyen, mesihi adlandırmalar halifelerin isimleri olarak yorumlanıyor. Bu sembolik terimler kişi isimleri mi yoksa bu isimlendirmelerin arkasında anonim hükümdarlar mı yatıyor? 8. yüzyılın sonunda ilk olarak Mekke göze çarpıyor. Mekkede yapılan ilk sikke hicri 203 tarihli. Peşinden hicri 249 ve 253 tarihliler geliyor. Nihayet bu zaman civarında
İslam kendi ayakları üzerinde duran bir din olarak ortaya çıkıyor ve daha önceleri Panteteuchun (Ç.N.: Musaya atfedilen 5 kitap) yazarlarının İran tarihinin araçları ile ayrıntılı bir şekilde yaptıkları gibi, kendisini daha eskilerde çıkmış gibi gösteriyor(18). Bu zamanda yapılan okullar da da Perslerin geleneklerini andırıyor(19).
Kuran Hakkında Birkaç Not
Tarihi belirlenmiş en eski tam teşkil Kuran 870 yılından kalma. Ama, çoğu 8. yüzyılın ikinci yarısından kalma parçalar halinde el yazmaları da mevcut. Bu parçalar, sure sıralamasındaki değişiklikleri ve bazı diğer özellikleriyle, Kuranın bu zaman içinde henüz tamamlanmamış olduğunu gösteriyor. Herşeyden önce ama, "defektif" diye anılan şekilde yazılmış : Bütün Sami yazılarında olduğu gibi sesli harfler mevcut değil, bunlardan ayrı olarak sessiz harfler de tek anlamlı değiller. Arapca 28 tane sessiz harf tanıyor ama, bunların sadece yedi tanesi yanlış anlaşılmayacak harf işaretine sahip. Diğer bütün sessiz harfler çok anlamlı olup anlamına ancak seslendirme işaretleri ile karar veriliyor; üstüne veya altına konulan birden üçe kadar noktalarla. Eski el yazmalarında sesli harfler bulunmadığı gibi hemen hiç seslendirme işaretleri de mevcut değil. Bazı harflar iki ile beş arasında anlamlara gelebiliyor. Mesela r veya g, r veya z, b veya t gibi. Yazının okunması ve tabi anlamı bir çok yerde belirsiz oluyor.
Ancak 9. yüzyıl süresinde bu yazılara seslendirme işaretleri ve sesli harfler eklendiler(20).
Her şeyden önce Christoph Luxemberg'in dil bilgisi temelinde yaptığı araştırmalar şimdiki Kuranın Eski Suriyece ve Arapcanın eşit yoğunlukda kullanıldığı bir bölgede yazılmış olduğunu gösterdi. Arapca yazılmış Suriyece sözler olarak okunduğunda Kurandaki bir çok muğlak anlamlı noktalar anlam kazanıyordu. Böylece Kurandan, tamamen yeni ve çoğunlukla Hristiyanlığa dayanan önermeler ortaya ortaya çıkıyordu.
Christoph Luxemberg yeni çalışmaları – ampirik denilecek kadar – Kuranın Arapca yazılmış halinin temelini Suriyece alfabesi oluşturduğunu gösteriyor(22). Suriyece ve Arapca yazılarda kullanılan birbirine benzeyen fakat farklı sessiz harflerin el yazmalarında birbiriyle karıştırılmış olabileceğini de göz önüne alarak, kopyalama hatalarının mevcut olduğunu gösteriyor. Ancak bu birbirine karıştırma hataları düzeltiğinde anlam ifade eden kelimelerle okumak mümkün oluyor.
Bu bilgi, teolojik ve nümizmatik araştırma sonuçlarıyla birleştiririldiğinde, Doğu
İrandaki eski Suriye cemaatının, çerçevesi henüz tam belli olmayan bir Kuran önermeleri/sözleri kataloğu oluşturduğu anlaşılıyor. Bu önermelerin görevi Tevrat ve Evangelizmi yorumlamak ve benzerliklerini (islam) göstermek olsa gerekdi. Jan M.F. Van Reet’e göre bu görev için Doğu Suriye Teolojisi
Okullarında özel öğretmenler dahi vardı(23).
Bu Kuran Sözleri, artık Arapca dilli hristiyanlar tarafından, batıya getirildi ve Abdulmelik ve peşinden gelen Velid'in zamanında, eski Suriyece-Arapca karışımı bir dille , ama Arapca yazısıyla yazıldı. Nihayet son aşamada, defektif yazılmış olan Kurana, muhtemelen ek önermeler/sözlerle, 9. yüzyılın sonlarına kadar sesli harfler ve seslendirme işaretleri eklendi ("Plene Yazma Stili"). Fazla bir değişikliğe uğramayan alfabe işaretlerinin (rasm) yorumu artık İslam anlayının etkisindeydi. Kuran bu son aşamasında, "arkeolojisi ve anlaşılmayan bazı yerleri göz ardı edildiğinde, artık bir İslam kitabıdır.
Geri dönüp baktığımzda; eş zamanlı kaynaklar göze alındığında ortaya çıkan görüşler göre, çok sayıda geleneksel pozisyonun/görüşün düzeltilmesi gerektiği bunların İslam Bilimlerinde tartışılması gerektiği ortaya çıkıyor. Başlangıcın tarihi şartlarının göz önüne alınması, dogmaların gevşemesi ve moderne doğru atılması gereken bir adım anlamında, bilinçlenmenin Hıristiyanlığa etkisinde görüldüğü gibi, gerekli bir şans kapısı açabilir.
Kaynaklar:
1- Hans Zirker, Christentum und Islam. Theologische Verwandtschaft und Konkurrenz, Düsseldorf 1989, S. 79.
2- Rudi Paret, Vorwort, in: Der Koran. Übers. und hrsg. von Rudi Paret, Stuttgart-Berlin-Köln-Mainz (1979), 20049, S. 5.
3- Carl Heinrich Becker, Grundsätzliches zur Leben-Mohammed-Forschung, in: Ders., Islamstudien. Vom Werden und Wesen der islamischen Welt, Bd. 1, Leipzig 1924, S. 520f.
4- Josef van Ess, Theologie und Gesellschaft im 2. und 3. Jahrhundert Hidschra. Eine Geschichte des religiösen Denkens im frühen Islam, Berlin, Bd. 1: New York 1991, Vorwort VIII.
5- Vgl. zu diesem Fragenkomplex Karl-Heinz Ohlig, Hinweise auf eine neue Religion in der christlichen Literatur "unter islamischer Herrschaft", in: Ders. (Hrsg.), Der frühe Islam. Eine historisch-kritische Rekonstruktion anhand zeitgenössischer Quellen, Berlin 2007, S. 223 - 325.
6- Vgl. Ders., Ein Gott in drei Personen? Vom Vater Jesu zum Mysterium' der Trinität, Mainz-Luzern 20002, S. 40f.
7- Paul von Samosata, Aus dem Hymenäusbrief, in: Friedrich Loofs, Paulus von Samosata. Eine Untersuchung zur altkirchlichen Literatur- und Dogmengeschichte, Leipzig 1924, S. 324.
8- Ders., Fragmente aus dem Synodalbrief, 5, in: F.Loofs,ebd., S. 331.
9- Aphrahatis Sapientis Persae Demonstrationes 17, 3.4. Deutsch in: Aphrahat, Unterweisungen, aus dem Syrischen übersetzt und eingeleitet von Peter Bruns (Fontes Christiani, Bd. 5.1), Freiburg-Basel-Wien u.a. 1991, S. 419f.
10- Vgl. Erich Kettenhofen, Deportations II. In the Parthian and Sasanian Periods, in: Eshan Yarstater (Ed.), Encylopaedia Iranica, Vol. VII, Fascicle 3, Costa Mesa, Cal. 1994, S. 298 - 308.
11- Vgl. zum Folgenden vor allem: Volker Popp, Die frühe Islamgeschichte nach inschriftlichen und numismatischen Zeugnissen, in: Karl-Heinz Ohlig/Gerd-R. Puin (Hrsg.), Die dunklen Anfänge. Neue Forschungen zur Entstehung und frühen Geschichte des Islam, Berlin 20073, S. 16 - 123; Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: ebd. S. 124 - 147; Volker Popp, Von Ugarit nach Sâmarrâ. Eine archäologische Reise auf den Spuren Ernst Herzfelds, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 13 - 222.
12- Die These, Münzprägungen seien konservativ und verwendeten alte Symbole weiter, gilt nur innerhalb fortdauernder Traditionszusammenhänge. Hätte es einen ideologischen Bruch - den Wechsel vom Christentum zum Islam - durch islamische Eroberungen gegeben, wären die Münzen anders, im Sinne der neuen Religion, gestaltet worden.
13 'Iso'yaw patriarachae III. Liber epistularum (CSCO, Vol. 12, Scriptores Syri II, tomus 12), S. 172.
14- Vgl. zu Folgendem Karl-Heinz Ohlig, Vom muhammad Jesus zum Propheten der Araber. Die Historisierung eines christologischen Prädikats, in: Ders. (Anm.5), S. 327 - 376.
15- Ich beziehe mich auf die Dokumentation und Übersetzung der Inschrift von Christoph Luxenberg, Neudeutung der arabischen Inschrift im Felsendom zu Jerusalem, in: K.-H. Ohlig/G.-R. Puin (Anm. 11), S. 124 - 147.
16- Aphrahat (Anm.9). Er führt noch viele alttestamentliche Stellen an, in den von Stein/Fels die Rede ist; alle diese Stellen deutet er christologisch.
17- So auch Patricia Crone, What do we actually knowabout Mohammad? www.openDemocracy.net(31.8.2006). Sie nimmt allerdings fälschlich die Gegend um das Tote Meer als Entstehungsort des Islam an.
18- Vgl. Ignaz Goldziher, Islam und Parsismus (Islamisme et Parsisme), deutsch in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 418.
19- Vgl. I. Goldziher, ebd., S. 419f.
20- Vgl. Karl-Heinz Ohlig, Weltreligion Islam. Eine Einführung, Mainz - Luzern 2000, S. 60 - 67.
21- Vgl. Christoph Luxenberg, Die syro-aramäische Lesart des Koran. Ein Beitrag zur Entschlüsselung der Koransprache, Berlin 20073.
22- Vgl. Ders., Relikte syro-aramäischer Buchstaben in frühen Korankodizes im higasi- und kufi-Duktus, in: K.-H. Ohlig (Anm. 5), S. 377 - 414.
23- Vgl. Jan M. F. Van Reet, Le coran et ses scribes, in: Acta Orientalia Belgica (hrsg. von C. Cannuyer), XIX: Les scribes et la transmission du savoir (volume édité par C. Cannuyer), Brüssel 2006, S. 67 - 81.
T.D Sitesi

5 Eylül 2015 Cumartesi

Ermeni Tehciri Katliam Değildir;, Prof. Dr. Sadık Rıdvan KARLUK

Ermeni Tehciri Katliam Değildir
Prof. Dr. Sadık Rıdvan KARLUK
Yeni kurulan geçici hükümetin HDP’li AB Bakanı Ali Haydar Konca, Bakanlık koltuğuna oturduğu ilk gün basın mensuplarıyla bir araya gelmiş ve gazetecilerin gündeme ilişkin sorularını cevaplamıştır. Konca, “Sözde Ermeni soykırımı konusunun Avrupa Birliği’nde gündeme gelmesi karşısında alacağı tavrın ne olacağı” sorusuna “Bir katliam yapıldığı çok açık ve nettir. Bunu herkes kabul ediyor. Esas itibariyle kabul etmeyen de yok. Asıl olan onun tanımlanması noktasındadır. Onu da partimizle tartışıp konuşup ve birlikte vereceğimiz karar doğrultusunda görüşümüzü netleştireceğiz.” demiştir.
Türkiye Cumhuriyeti AB Bakanı’nın bu sözlerine Başbakan Davutoğlu bilebildiğim kadarıyla (3 Eylül Perşembe, bu güne kadar) tepki göstermemiştir.
Sayın Bakan “Bunu Herkes Kabul Ediyor” derken acaba kimi ya da kimleri kastetmektedir? Ben kabul etmiyorum. 18 Nisan 2015 tarihinde Ankara’da düzenlenen ve benim de katıldığım Emperyalizm ve Ermeni Meselesi Sempozyumu’nda bir konuşma yapan Prof. Dr. Justin Mc Carthy de katılmamaktadır.
Osmanlı, Balkanlar ve Ortadoğu uzmanı, “Müslümanlar ve Azınlıklar:, Osmanlı Anadolu’nun Nüfusu ve İmparatorluğun Sonu”, “Ölüm ve Sürgün: Osmanlı Müslümanlarının Etnik Temizliği”, “Osmanlı Halkları Nüfusu ve İmparatorluğun Sonu” gibi kitapların yazarı Amerikalı tarihçi Prof. Dr. Justin Mc Carthy 17 Nisan 2014 tarihinde AA’dan Tuğba Özgür Durmaz’a verdiği demeçte; konuyla ilk defa yıllar önce Anadolu’nun nüfusu, nüfusun Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki durumu ve Savaş‘tan sonra ne kadar kaldığı üzerine araştırma yaparken karşılaştığını belirterek tarihi gerçeklere karşı koyamadığı için soykırım konusuna eğildiğini şöyle açıklamıştır:
“Neticede ne kadar çok Türk’ün öldüğünü anladım. Bu kadar Türk nasıl öldü çünkü savaşta değillerdi. 2,5-3 milyon Müslüman savaşta ölmüştü, ben de bu konuyu çalışmalıyım diye düşündüm. Ermeniler üzerinde çalışmamın da aslında belirgin bir nedeni yok, aslında ilk çalıştığım Müslümanlardı ama daha sonra fark ettim ki bu kadar insan öldüğüne göre onları birileri öldürmüş olmalı diye düşündüm. Böylece Ermenilerin, Yunanların ve Yahudilerin üzerine de çalışmaya başladım. Ama aslında bu konuyu ben seçmedim, konu beni seçti. Hiçbir zaman Ermeniler üzerine yazmayı planlamamıştım ama oldu.”
Mc Charthy, Ermeniler bu kadar yıl geçmesine rağmen neden hala bu iddiaları sürdürdüklerine ilişkin ise, “Bunun nedeni çok basit. Çocuklara nefret etmeyi öğretirseniz, onlar nefretle büyür ve nefret ne olursa olsun büyümeye devam eder. Diğer bir diğer sebep de yurt dışındaki Ermeni milliyetçi gruplar bundan fayda sağlayacaklarına, para alacaklarına, Kars, Erzurum, Bitlis, Van’da toprak kazanacaklarına inanıyorlar. Bunlar yanlış ama yine de inanıyorlar” değerlendirmesinde bulunmuştur.
Mc Charthy, köklerinin Alman ve İrlandalı olmasına rağmen kendisini Amerikalı olarak tanımlaması gibi, Amerika’daki bazı Ermeni gruplarının da Ermenilerin böyle düşüneceği, kimliklerinin milliyetlerinin yok olacağı endişesini taşıdıklarını söyleyerek, “Bundan dolayı Ermeniler soykırım iddiasını kendilerini bir arada tutacak bir bağ olarak görüyorlar. ‘Ne acılar çektik’ demek böyle bir bağ ve kendilerini bu acı üzerinden tanımlıyorlar. Tabii daha başka pek çok neden var. Kendi hikayelerinden, propagandalarından başka bir şey duymadılar, bu yüzden de Türklerin kötü olduğunu düşünüyorlar çünkü aslında onlara hep onların kötü olduğu söylendi” demiştir.
Prof. Dr. Mc Charthy, Avrupa başta olmak üzere dünyanın farklı coğrafyalarındaki bazı ülkelerin Ermeni iddialarını neden desteklediğine ilişkin ise “Çünkü başka hiçbir şey duymadılar” açıklamasını yapmıştır.
Müslümanlara ve Türklere yönelik çok fazla önyargı bulunduğuna işaret eden Mc Charthy şunları söylemiştir:
“Bu önyargılar yüzünden Türkler diğer insanlardan daha fazla çalışmak zorunda. Hristiyanlar, Eğer bir Hristiyan gelir ve bir şey söylerse ona inanmaya, ama eğer bir Müslüman bir şey söylerse ona inanmamaya eğilimli olurlar. Aynı şey Müslümanlar için de geçerli. Müslümanlar da Müslümanlara Hıristiyanlardan daha çok inanırlar, insan doğası böyle. Türkler bu iddiaya karşı daha çok çalışmalıydı. Son 20 yıla kadar böyle olmadı ama artık Türkler gerçek hikayeyi anlatmaya başladı. Fakat bunun çok çabuk, kolay olacağını sanıyorlar halbuki bu diğer tarafta yüz yıldır sürüyor, epey zaman alacak.”
Mc Charthy, bu eğilime rağmen dünyada herkesin bu konuda Türklerin karşısında yer almadığını da vurgulayarak, İsviçre’deki bir konferansta 1915 olaylarıyla ilgili söyledikleri yüzünden suçlu bulunan Doğu Perinçek’in, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı başvurudan lehine karar çıktığını hatırlatmış, bunun “iyi bir değişim” olduğunu açıklamış ve 2015 yılı için şu gerçeği dile getirmiştir:
“Çok fazla baskı olacak. Türkler bununla başa çıkmak için hazır olmalı. Ama öyle hissediyorum ki 100’ncü yıl dönümünden sonra işler biraz daha sakinleşecek. Ne de olsa bu sonsuza kadar devam edemez, 100 yıl uzun bir zaman ve artık kimse hayatta değil. Sadece Ermenistan’daki değil, Fransa’da, İngiltere’de Amerika’da, dünyanın her yerindeki bütün Ermenileri alıp onların olduğunu iddia ettikleri 6 vilayete koysanız bile orada hala onların iki katı Müslüman yaşıyor olacak.”
Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin önemli bir kısmı düşman kuvvetlerinin yanında Türklere karşı savaşmıştır. Cephe gerisinde de komitacı Ermeniler kadın, çocuk, yaşlı ayrımı yapmaksızın katliamlara girişmiş, yüz binlerce Müslümanın hayatına kastederek Doğu Anadolu’yu bir harabe haline çevirmişlerdir. Devletin bunları durdurmak için aldığı önlemler istismar edilmiş ve Batılı ülkelerin vaatleriyle Ermeniler yaşadıkları ülkeyi parçalamaya çalışmışlardır.
Birinci Dünya Savaşı sonrasında mağlup Osmanlı devleti ile imzalanan Sevr (Sevres) Anlaşması ile (Md.88-93) Osmanlı Devleti Ermenistan Cumhuriyeti’ni tanıyacak, Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. Dönemin ABD Başkanı Woodrow Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a vermiştir.
Günümüzde de aynı oyun sahneye konulmaya çalışılmaktadır. Fransa’da eski Cumhurbaşkanı Sarkozy ve onun gibi düşünen, Ermeni oylarından medet uman siyasetçiler, sözde soykırım iddiasını tanımaya yönelik kararlar almakta, bunu inkar edenlere ise ceza getirmeye yönelik girişimlerde bulunmaktadır.
Nitekim Fransız Senatosu’na gelen ve kabul edilen sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesine ilişkin yasa teklifi, Türkiye ile Fransa arasındaki ilişkileri çok germiş, hatta kopma noktasına getirmiştir. Teklifi var gücüyle destekleyen Fransa eski Cumhurbaşkanı Sarkozy, sözde Ermeni soykırımını bahane ederek Türkiye’nin AB yolunu Almanya Başbakanı Merkel ile birlikte tıkayan iki siyasetçiden biridir. Aslında Fransız Senatosu’nun sözde Ermeni soykırımını inkar edenlere ceza verilmesi ile ilgili yasayı kabul etmesi bir akıl tutulmasıdır.
Hocalı’da Ermeni çeteleri tarihin en vahşi katliamlarından birini yapmış, çocuk, yaşlı, kadın, bebek demeden birçok Azeri’yi vahşice katletmiştir.
İnsanların kafa derilerini yüzmüş, sağ olarak ele geçirdiklerini işkenceye tabi tutmuş, testereler ile kol ve bacaklarını kesmiş, genç kızların kafa derilerini yüzmüş, babanın gözü önünde evladını, evladın gözü önünde babayı kurşuna dizmiş, kesik kafaları sepetlere doldurmuş, 56 hamile kadının karnını yarmışlardır. Tüm bu gerçekleri görmek istemeyip sözde Ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyenler, Ermeni isyanlarını konu alan ve Amerikalı yönetmen Philip M. Callaghan tarafından çekilen “Ermeni İsyanı 1894-1920” belgeselini izlemelidirler. (http://www.youtube.com/watch?v=zNCnSDjHGTg)
Ermeni diasporası 1915 tehcirini, Ermeni Davasını (Hai Tahd) desteklemek amacıyla kullanarak Türk düşmanlığı ve Türkiye’nin 1915’de Ermenilere soykırım yaptığını kabul ettirmeyi kendilerine kuruluş amacı olarak belirlemiş, bu amaç doğrultusunda 24 Nisan’ı sözde Ermeni soykırımı anma haftası olarak belirlemiştir.
Başta ABD ve Fransa’daki Ermeni diasporası tarafından sahiplenilen ve Türkiye üzerinde bir baskı aracı olarak bu tezden medet umanların da benimsediği bu yaklaşım, Yahudi Holocaust’ına (soykırım) benzer bir Ermeni Holocaust’ı üretmeye çalışmakta ve 1915 olayları üzerinden Türkiye’ye dönük tanıma, tazminat ve toprak gibi uzantıları olabilecek siyasi kazanımlar elde etmeyi hedeflemektedir.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perincek de İsviçre’de 2005 Mart ayında katıldığı bir konferansta 1915 olaylarının soykırım olarak nitelendirilmesine karşı çıkmış, bu iddialar için “uluslararası yalan” ifadesini kullanmıştı. Yargılanan Perinçek, ırkçı ayrımcılıktan suçlu bulunmuştu. Mahkeme Perinçek’i 90 gün hapis karşılığında her gün için 100 Frank hesap edilerek 9 bin İsviçre Frangına mahkum etmiş ve cezayı 2 yıl tecil etmişti. Perinçek’e ayrıca 3 bin Frank para cezası verilmiş, ülkedeki Ermeni cemaatine sembolik olarak bin ve davayı açan Sarkis Şahinyan isimli Ermeni’ye de 10 bin Frank ödemesi istenmişti.
Mahkeme kararında; “Pek çok tarihçinin, Avrupa Parlamentosu’nun ve pek çok ülke Meclisinin Ermeni iddialarını kabul etmiş olmasını” gerekçe göstermişti. Perinçek bu karara İsviçre Federal Mahkemesine müracaat ederek itiraz etmişti. İsviçre Temyiz Mahkemesi de Perinçek’in başvurusunu, “Ermeni soykırımı, Yahudi soykırımı gibi tarihsel bir gerçektir” yorumu yaparak reddetmişti. Federal Mahkeme’nin kararı onaylamasıyla Ermeniler lehinde verilen karar kesinlik kazanmıştı. Bunun üzerine Perinçek AİHM’ne 2008 yılında başvurmuştu.
Perinçek, ”İsviçre’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ifade özgürlüğü ile ilgili 10. maddesini ve yasa olmadan suçlama olamayacağına dair 7. maddeyi ihlal ettiğini” savunmuştu. AİHM 7 Aralık 2013’de açıklanan kararıyla Perinçek’i mahkum eden İsviçre’nin insan haklarını ihlal ettiğine karar vermişti.
Karar, 2’ye karşı 5 oyla alınmıştı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği karar tehcir olayının 100’ncü yılında Türk tarafının elini güçlendirmişti. Ancak İsviçre kararı temyize götürmüştü. 28 Ocak 2015 tarihinde AİHM’de görülen ve 3 saat süren temyiz duruşmasının sonucunun açıklanması sonbahara bırakılmıştır. Doğu Perinçek AİHM’de yaptığı konuşmada, 1915 olaylarının bir zorla göç ettirme yani “tehcir” olduğunu ve Osmanlı Devleti’nin Ermeni yurttaşlarını koruduğunu belirterek özetle şu savunmayı yapmıştır:
“Avrupa insanının özgürlüğü için buradayız. Avrupa insanının bilinci, 1915 olayları konusunda yasaklarla kuşatılmasın. İkinci Daire, Ermeni Patriği dahil, herkesin özgürce konuşmasına güven sağlayan bir karar vermiştir. Biz, 1915 olaylarının ”soykırım” tanımına uymadığını belirttik ve bu savımızı bilimsel usavurmayla öne sürdük. Görüşlerimiz tartışılabilir, ama bizim özgürlüğümüzü korumak, Avrupa hukukunun gereğidir. Soykırım hukuki bir tanımdır. Osmanlı devleti, Ermeni yurttaşlarımıza karşı uygulamalarda, Ermeni toplumunu toptan yok etme amacıyla hareket etmemiştir. Avrupa’da ve Türkiye’de barış ve kardeşliği koruyalım. Ermeni soykırımı iddiaları tabulaştırıldı ve Avrupa’da Türkleri aşağılamanın aracı haline getirildi. Türkler ve Müslümanlar, bugün Avrupa’nın kara derilileridir.”
Bu davada Ermenistan’ı savunanlar arasında Hollywood yıldızı George Clooney ile evlenen insan hakları avukatı Emel Remzi Alamuddin de yer almıştı.
Perinçek, öğleden sonra katılımcılar ile yapılan söyleşide CNN Türk’te yayınlanan röportajından sonra Ermeni gazeteci Astrik İgityan’a verdiği demece atıfta bulunmuştur. Kaçaznuni, Karinyan, Lalayan, Pirumyan gibi Ermeni devlet adamlarının ve tarihçilerin Kaynak Yayınları tarafından basılmış kitaplarını İgityan’a armağan ettiğini açıklamıştır.
Özellikle Ermenistan’ın ilk Başbakanı Ovanes Kaçaznuni’nin “Taşnak Partisi’nin Yapacağı Bir Şey Yok” başlıklı kitabının Türkçe, İngilizce, Almanca, Fransızca, İsveçce ve İspanyolca basımlarını İgityan’a verdiğini söylemiştir.
Kaçaznuni’nin 1923 yılında Taşnaksütyun Partisi’nin Bükreş’te yapılan Kurultay’ına sunduğu rapordaki “Çarlık Rusya’sı, İngiltere ve Fransa, biz Ermenileri kandırdılar, ‘size denizden denize devlet vereceğiz’ dediler ve bizi silahlandırıp ateşe sürdüler. Türkler, savunma amacıyla hareket ettiler. Karşılıklı kırımlar oldu. Müslüman nüfusu katlettik. Taşnak Partisi dışında suçlu aranmamalıdır. Bu durumda Taşnak Partisi’nin yapacağı bir şey kalmamıştır. Parti kendisini dağıtmalıdır” tespitini gazeteciye aktardığını konuşmasında belirtmiştir.
Perinçek gazeteciye, “Kaçaznuni’nin raporu acaba Ermenistan’da yayınlandı mı, biliniyor mu?” sorusunu yöneltmiş ve “Kaçaznuni bizim Cumhuriyetimizin kurucusu, büyük devlet adamımız, çok saygın. Ama bu raporu bilinmiyor. Bizlere bunları öğretmediler” cevabını almıştır. AİHM büyük olasılıkla Ekim ayında kararının açıklayacaktır. Ben, Büyük Daire’nin İkinci Daire’nin kararını onaylayacağına inanmaktayım.
Fransa, Türkiye’yi tarihte yapılmayan sözde Ermeni soykırımı ile suçlayan yasa çıkaran dünyadaki ilk ülkedir. Ayrıca Fransa, Osmanlı İmparatorluğunu tarihe gömen Sevr Anlaşması’nın imzalandığı Paris’in Sevr banliyösündeki seramik müzesinin önüne Ermeniler tarafından 8 Mart 2001 tarihinde Ermeni soykırım anıtı açılmasına izin veren bir ülkedir.
Anıtın üzerinde “1915’te Jön Türk Hükümeti tarafından Birinci Dünya Savaşı’nda soykırıma uğratılan 1.5 milyon Ermenin anısına” yazılıdır.
Bu ifade Auschwitz-toplama kampının önünde de vardır. Bir farkla. “1.5 milyon Yahudi” “1.5 milyon Ermeni” olarak değiştirilmiştir.
Bu, uluslararası intihaldir.
Bu intihali görmezden gelen Türk kökenli Alman Yeşiller Partisi Eş Başkanı Cem Özdemir 24 Nisan 2015 tarihinde Almanya Federal Parlamentosu’ndaki görüşmelerde tıpkı Ermeni yalancıları gibi “Soykırımı işlemiş olan Jön Türkler, Sarıkamış’ta Türk askerini de kurban ettiler. Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu’nu yıktılar. Dolayısıyla bunları savunmanın bir anlamı yok. Herkes kendine kimi örnek almak istiyorum diye sormalı” diyerek cahilliğini ortaya koymuştur.
Anıtın dikilmesine izin veren Fransa, başta Paris Büyükelçimiz İsmail Erez ile şoförü Talip Yener (24 Ekim 1975), Oktar Cirit, Yılmaz Çolpan, (22 Aralık 1979), Reşat Moralı (4 Mart 1981), Tecelli Arı (4 Mart 1981) ve Cemal Özen’i (24 Eylül 1981) koruyamamış ve 7 Türk diplomatının ASALA tarafından şehit edilmesini görmezden gelmiştir.
Paris’in Sevr banliyösündeki müzenin önüne sözde Ermeni soykırım anıtı dikilmesinin sebebi şudur: “Biz Ermeniler Türkiye Cumhuriyetini kuran Lozan Anlaşmasını tanımıyoruz. Bizler Sevr Anlaşması’nın halen yürürlükte olduğunu kabul ediyoruz. Çünkü Sevr’de büyük Ermenistan vardır.” Ermenistan, Türkiye’nin doğu sınırlarını tanımamakta ve Ağrı dağını kendi toprağı olarak görmektedir. Fransa, 24 Nisan 2003 tarihinde Paris’te Kanada meydanına Komitas Sogomonyan adına bir sözde Ermeni kin anıtı dikilmesini de onaylamıştır.
Azerbaycan, Fransa’nın hiçbir yerinde Karabağ’da Ermeniler tarafından Hocalı’da yapılan soykırım ile ilgili bir anıt dikemez. Türkiye de, Fransa topraklarının hiçbir yerinde Gaziantep ve Kahraman Maraş’ta Ermeniler tarafından yapılan katliamlar için anıt açamaz.
Fransa, Paris Büyükelçiliğimizin bulunduğu Paris’in en küçük sokağına (148 m. uzunluk, 15 m. genişlik) Ankara (rue d’Ankara) adını verir ama Türkiye nedense Ankara’nın en güzel ve nezih caddelerinden Paris caddesinin adının Keçiören’de bir küçük caddeye verilmesi konusunu gündemine almaz.
Fransa, Ruanda ve Cezayir’deki gerçekleştirdiği soykırımlar ile yüzleşmediği halde devamlı Türkiye’ye tarihi ile yüzleşme önerisinde bulunmaktadır.
Türkiye tarihi ile yüzleşmekten kaçınan bir ülke değildir.
Türkiye bu sorunun çözümlenmesini tarihçilere bırakma görüşündedir. Bundan yan çizen ise Ermenistan ve Fransa’dır. ABD Başkanı Obama’nın 6 Nisan 2009’da TBMM’de yaptığı konuşmada “Ermenistan ile sorunlarınızı çözün” mesajının ardından dönemin Başbakanı Erdoğan 1915 olaylarının 99’ncu yıldönümü vesilesiyle hayatını kaybeden Ermenilerin torunlarına taziye dileklerini ileterek, Türkiye tarihinde resmi ağızdan ilk defa 1915 olaylarına ilişkin Ermenilere taziye mesajı yayınlayan Başbakan olmuştur:
“Ermeni vatandaşlarımız ve dünyadaki tüm Ermeniler için özel bir anlam taşıyan 24 Nisan, tarihi bir meseleye ilişkin düşüncelerin özgürce paylaşılması için değerli bir fırsat sunmaktadır” sözleriyle başlayan mesaj, Başbakan Erdoğan adına Başbakanlık Basın Merkezi’nin internet sitesinde yazılı olarak yayınlanmıştır.
“Kadim ve eşsiz bir coğrafyanın benzer gelenek ve göreneklere sahip halklarının, geçmişlerini olgunlukla konuşabileceklerine, kayıplarını kendilerine yakışır yöntemlerle ve birlikte anacaklarına dair umut ve inançla 20’inci yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermenilerin huzur içinde yatmalarını diliyor, torunlarına taziyelerimizi iletiyoruz. Osmanlı İmparatorluğu vatandaşı herkes gibi Ermenilerin de o dönemde yaşadıkları acıların hatıralarını anmalarını anlamak ve paylaşmak bir insanlık vazifesidir” denilen mesajda, 1915 olaylarına ilişkin farklı görüş ve düşüncelerin serbestçe ifade edilmesinin çoğulcu bir bakış açısının, demokrasi kültürü ve çağdaşlığın gereği olduğu vurgulanmıştır.
Başbakan Erdoğan mesajında Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarının milyonlarca Osmanlı vatandaşı için acılarla dolu zor bir dönem olduğunun yadsınamayacağını belirterek “Adil bir insani ve vicdani duruş, din ve etnik köken gözetmeden bu dönemde yaşanmış tüm acıları anlamayı gerekli kılar” demiştir.
Ruanda, 1994 yılında yaklaşık 800 bin kişinin öldürüldüğü soykırımda Fransız yetkililerin de rolü bulunduğunu iddia etmiştir. Yaşanan katliamla ilgili bir rapor hazırlayan Ruanda Adalet Bakanlığı’nın gündeme getirdiği iddialar çarpıcıdır. Suçlanan kişiler arasında, 1996’da ölen Fransa’nın eski Cumhurbaşkanlarından François Mitterand, eski başbakanlardan Dominique de Villepin ile Edouard Balladur, Alain Juppe ve Hubert Vedrine de bulunmaktadır.
Fransa’yı soykırıma katılmakla suçlayan Ruanda Hükümeti, raporda 33 Fransız siyasi ve askeri yetkilinin adalet önüne çıkarılmalarını istemiştir. Fransa’nın soykırımdaki rolünü araştırmak için Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan bağımsız komisyon tarafından yayımlanan 500 sayfalık raporda, “Fransız desteğinin siyasi, askeri, diplomatik ve lojistik doğasının bulunduğu” ifade edilmiştir. Yönetmen Terry George’ın 2004 yapımı Otel Ruanda’yı seyretmemiş olanlar mutlaka bu filmi seyretmeliler ki, Fransa’nın Ruanda’da yaptıklarını anlayabilsinler.
Ruanda Devlet Başkanı Paul Kagame, 6 Ağustos 2008 tarihinde Fransa’nın Hutu rejimi ile bağı olduğuna ilişkin ellerinde güçlü kanıtlar olduğunu öne sürmüştür. Fransa Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Romain Nadal, “Bu rapor, Fransız siyasetçiler ve askeri yetkililere karşı kabulü mümkün olmayan suçlamalar içermektedir” demiştir. Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterrand “O ülkelerde bir soykırım yaşanması o kadar da önemli bir şey değil” şeklinde açıklamada bulunmuştur. (Le Figaro, 12 Ocak 1998) Sarkozy, 2006’da Cezayir’e yaptığı bir ziyarette “Babalarının yanlışları için oğulların özür dilemesi beklenemez” sözleriyle Fransa’nın Cezayir’de işlediği insanlık suçlarını tanımayacağını söylemişti. Fransa ayrıca Cezayir’de gerçekleştirdiği soykırımın hesabını henüz vermemiştir.
Batı dünyasında Türklere ve Müslümanlara Batı’nın bakış açısı olumsuzdur.
Katoliklerin ruhani lideri Papa Francesco, 12 Nisan 2015 tarihinde 1915 olaylarını anmak için Vatikan´ın Aziz Petrus Bazilikası´nda düzenlediği ayinde 20’nci yüzyılın ilk soykırımının “Ermeni toplumuna karşı yapıldığını” söyleyerek modern dünyada artık unutulmuş olan Haçlı zihniyetinin temsilcisi olduğunu kanıtlamıştır. Francesco, Papa olmadan önce Arjantin’de Ermeni diasporasına çok yakındı ve de onların etkisi altındaydı. Ayine Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, dünya Ermenileri ruhani lideri ve Ermeni Apostolik Kilisesi Katolikosu İkinci Karekin ve Kilikya Katolikosu Birinci Aram da katılmıştır.
Vatikan’da, 27 Eylül 2000 tarihinde dönemin Papası İkinci Jean Paul’ün Ermeni Baş patriği İkinci Karekin ile imzaladığı ortak bildiride de 1915 olaylarından soykırım olarak söz edilmişti. Papa Francesco bu ifadeye atıfta bulunmuştur. Francesco’dan önce Papalık koltuğunda oturan ve ilk dönemlerinde gerek Türkiye gerekse İslam alemiyle ilişkileri iyi olmayan Papa Benediktus ise soykırım ifadesini kullanmamıştı.
Papa Francesko Kapriel Serape Papazyan tarafından İngilizce kaleme alınmış olan Patriotism Perverted (Boston, Baker Press, 1934) adlı kitabını okumuş olsaydı, bu açıklamayı yapmazdı. Papazyan; Taşnakların Ermenileri nasıl Türkler ve Ruslara karşı kullanıp ölüme sürüklediklerini, nasıl “Kürt köylerini” yaktıklarını ve sorunu 1800’lerden başlayarak 1934’e kadar ayrıntıları ile anlatmaktadır.
1934 yılından sonra neler olduğu, Ermenilerin 10 bin kişilik taburla Nazi saflarında Yahudileri nasıl yok ettiği ve Türk diplomatlarına yapılan saldırılar da kitaba eklenmelidir.
Papa’nın açıklamasından kısa bir süre önce CHP, Kurtuluş Savaşını ve Türkiye Cumhuriyeti’ni soykırımcı ilan eden Erdal Doğan’ın eşini kontenjandan İstanbul İkinci Bölge’den 1’nci sıra adayı yaparak “doğru” bir karar vermemiştir. Selina Özuzun Doğan adaylığının açıklanmasının ardından Agos gazetesine yaptığı açıklamada, adaylığının Ermeni soykırımının 100’ncü yılına gelmesinin simgesel bir anlamı olduğunu ve bunun CHP’ye olumlu yansımaları olacağını söylemiştir. Bir basın organı Selina Doğan’ın eşi Erdal Doğan’ın, hem CHP’yi hem de Mustafa Kemal Atatürk’ü soykırımcılıkla suçladığı ve bu amaçla Türkiye hakkında “kültürel soykırım” yaptığı gerekçesiyle Lahey Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne (UCM) dilekçe verdiğini açıklamıştır.
CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yeni milletvekili adaylarını Hürriyet’e değerlendirirken, “Ermeni kökenli Selina Özuzun Doğan da var ki Ermeni kimliğinden öte bilgisi, birikimi ve eğitimiyle TBMM’de bize büyük katkı sağlayacak. Uzmanlık komisyonlarında faydalanacağız. Ayrıca dünyaya da önemli bir mesaj” demiş ve “Kim, nasıl anlam verirse versin. Bizim için bütün anlamlar geçerlidir” yorumunu yapmıştır.
Fakat CHP, 2008 Kurultayı’nda ortaya çıkan Parti Programı’na göre Ermeni soykırımı iddialarını tanımadığı gibi, bugüne kadar bu iddialarla mücadele eden bir siyasi partidir.
Papa’nın açıklamasını 13 Nisan’da bir televizyon yayınına katılarak yorumlayan Profesör Dr. Mensur Akgün’ün Türkiye’de “Ermeni anıtı dikilmesi” teklifi ise gülünçtür.
İngiliz Financial Times gazetesinin “Papa’nın 2’nci John Paul Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında öldürülen 1.5 milyon Ermeni için ‘soykırım’ ifadesini daha önce kullanmasına karşın Papa’nın bu konuşması özellikle Papa’nın geçen yılki dostça görünen Türkiye ziyaretinden sonra yetkililer tarafından sürprizle karşılandı” haberinde geçen 1.5 milyon Ermeni’nin soykırıma uğradığı ifadesi ise yukarıda da belirtildiği gibi bir yalandır.
Türklere ve Müslümanlara Batı’nın olumsuz bakış açısına ikinci örnek, Naziler ile Almanların aynı ırktan geldiklerini Batı dünyasının bir türlü kabul etmemesidir.
Yahudilere karşı Almanların soykırım yaptığını siz hiç duydunuz mu? Naziler soykırım yaptı deniyor. Ermenilere soykırım konusu gündeme geldiği zaman Türkler soykırım yaptı deniyor. Nazi döneminde Almanlar arasında Yahudi nefreti doruğa ulaşmıştır. Alman ırkından olan Nazilere göre Yahudiler yaşamaya hakkı olmayan alt-sınıf ırklar olarak görülmüştür. Tıpkı şimdilerde Almanya’da Alman Neo Naziler tarafından öldürülen Türkler gibi.
Yahudi Soykırımı bir insanlık suçudur. Bu suçu işleyenler Nazi olarak adlandırılmaktadır ama onlar Almandır.
Alman ulusundan olan Nazilerin 6 milyon kişinin sistemli bir şekilde öldürüldükleri katliama Holokost da (Eski Yunanca Holókauston) denilmektedir. Yahudileri esir kamplarında fırınlarda yakan Naziler sanki uzaydan gelmiş insanlar gibi görülmektedir. Fransa Almanya’yı (Almanların yaşadığı ülke: Deutschland) soykırım yapmakla suçlamamaktadır. Bu nasıl bir çifte standarttır?
Adolf Hitler’in 1933 yılında başa geçmesiyle birlikte, Yahudilere yönelik baskı başlamıştır. Hitlerin NSDAP partisine ait Sturmabteilung örgütü ( SA), 1 Nisan 1933 tarihinde Alman halkını Yahudi dükkanlarına karşı boykota çağırmış, boykot Yahudi dükkanlarının yağmalanmasıyla sonuçlanmıştır. 15 Eylül 1935 tarihinde Nürnberg Yasaları çıkarılarak alt sınıf insanların ari ırktan olanlarla evlenmeleri yasaklanmıştır.
Aslında Adolf Hitler 1925 yılında yazdığı Mein Kampf (Kavgam) adlı kitabında Yahudi soykırımı yapacağını açıklamıştır.
1939 yılında Almanya’da bulunan bütün Yahudilerin toplanıp Polonya’da gettolara yerleştirilmeleri kararı verilmiştir. 20 Ocak 1942’de Adolf Eichmann tarafından yönetilen yüksek devlet memurlarının Yahudi sorununun nihai çözümünün organize edilmesinin ayrıntılarını konuştukları Wannsee Konferansı gerçekleşmiştir.
Bu protokole göre öldürülmeleri tasarlanan Avrupa Yahudilerinin sayısı 11 milyondur. 1941 yılından sonra Öldürme Fabrikaları kurulmuştur. Bunların en bilineni ve büyüğü Polonya’daki Auschwitz-Birkenau (1941) ölüm kampıdır.
Soykırım; ırk, milliyet, etnik ve din farklılıkları sebebiyle insan gruplarının yok edilmesidir. Bu suç bir hükümet tarafından veya onun rıza göstermesi ile işlenebilir. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, dünyada soykırım suçunu önlemek ve cezalandırmak için 1948’de Soykırım Sözleşmesi’ni kabul etmiş ve Türkiye Sözleşme’ye 1950 yılında taraf olmuştur. Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi, Aralık 1948’de BM Genel Kurulu tarafından kabul edilmiş ve Ocak 1951’de yürürlüğe girmiştir
Talat Paşa, 23 Mayıs 1915 tarihinde 4. Ordu Komutanlığına bir şifre göndererek, “Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermenilerin, Musul vilâyetinin Güney kısmı, Zor sancağı ve Merkez hariç olmak üzere Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermenilerinse Suriye vilâyetinin Doğu kısmı ile Halep vilâyetinin Doğu ve Güneydoğusu’na sevk ve iskân edilmelerini” istemiştir.
Talat Paşa Ermeni tehcirini başlatmış ve 30 Mayıs günü konuya ilişkin bir geçici yasa çıkarılmasını sağlamıştır. Fakat Talat ve Enver Paşalar soykırım yapılmasını istememiştir.
Atatürk, 1 Mart 1922 tarihinde TBMM Üçüncü Toplanma yılı açış konuşmasında şunları söylemiştir: “Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Antlaşması’yla en doğru çözüm şeklini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın dostluk bağları memnuniyetle tekrar kuruldu.”
Nürnberg Uluslararası Askeri Ceza Mahkemesi Nazi partisini; insanlık suçu, savaş suçları, dünya barışına karşı işlenen suçlar ve savaşa sebep olmak suçlarından yargılamıştır. Dünya barışına karşı işlenen suçlar tanımından ilk defa bu davada söz edilmiş ve yargılanan 24 kişi beraat ve 10 yıl hapis cezasından idam cezasına kadar değişen cezalar almış ve çoğu idam edilmiştir.
Talat Paşa ve Enver Paşa için verilmiş bir uluslararası mahkeme kararı yoktur.
10 Ağustos 1920’de imzalanan Sevr Anlaşması’nda Osmanlı İmparatorluğu bazı suçlarla ilgili olarak yapılacak bir mahkemeye razı olmuştur. (Md. 226) Mahkemeyi oluşturmak galiplere bırakılıyor; istenen kişilerin yakalanıp mahkemeye teslimi taahhüt ediliyordu. Savaş sonunda işgal altındaki İstanbul’da kurulan Nemrut Mustafa Divan-ı Harbi, Malta’ya götürülen sanıkları İngiliz Kraliyet savcısının kanıtları yetersiz bulması sonucunda salıvermiştir.
24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşması’nda 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 arasında işlenen tüm suçların affı için bir bildiri yer almıştır.
Fransa Anayasa Konseyi’nin sözde soykırımını inkar edenlere ceza verilmesi yasa teklifini iptal etmesiyle kopma noktasına gelen Türkiye Fransa ilişkileri daha sonra yumuşamıştır. Konsey, sözde Ermeni soykırımı iddialarının reddinin suç sayılmasını öngören yasanın iptali için yapılan başvuruyu kabul ederek Fransa’nın gerçekten bir hukuk devleti olduğunu ortaya koymuştur. (http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/francais/les-decisions/acces-par-date/decisions-depuis-1959/2012/2012-647-dc/decision-n-2012-647-dc-du-28-fevrier-2012.104949.html -http://www.conseil-constitutionnel.fr/conseil-constitutionnel/francais/les-decisions/acces-par-date/decisions-depuis-1959/2012/2012-647-dc/communique-de-presse.104950.html
Bu süreçte dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarının reddini suç sayan yasanın Anayasa Konseyi tarafından iptal edilmesine ilişkin olarak, “Fransa Anayasa Konseyi, Fransa anayasasının evrensel insan hakları kavramına ve hepimizin savunduğu Avrupa değerlerine uygun bir karar vermiştir. Bu açıdan Anayasa Konseyi’ni tebrik ediyoruz” demiştir.
Fransız Le Monde gazetesinin parlamentoların bu tip karar almasına ilişkin yaptığı ankete katılanların yüzde 85,2’i, parlamentoların bu tip karar almalarına karşı oy kullanmışlardır.(http://www.lemonde.fr/a-la-une/sondage/2011/12/20/vous-meme-etes-vous-favorable-ou-pas-favorable-a-l-adoption-par-le-parlement-d-une-loi-condamnant-la-negation-du-genocide-armenien_1620917_3208.html)
Ankette aleyhte çıkan oylar, Anayasa Konseyi’nin iptal kararında etkili olmuştur. Ayrıca ayrımcılığa, nefrete ve şiddete teşvik, 29 Temmuz 1881 tarihli Fransa Basın Yasası’nın 24’ncü maddesinde de bir suç olarak tanımlanmaktadır.
Yasa’nın iptali, başta Sarkozy ve Boyer olmak üzere sözde yasaya oy verenleri, Ermeni diasporasını ve Fransa’da yasayı destekleyenleri üzmüştür. Türkiye’de ise tepkiler olumlu olmuştur.
Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç Soykırım Yasası’nın iptal kararını muhtemel bir krizin önlenmesi olarak değerlendirmiş ve “Anayasa Konseyi siyasi kaygılardan uzak doğru bir karar vermiştir. Bu karar, Fransa ile Türkiye arasında yaşanması muhtemel büyük bir krizi önlemiştir. Umarım, bu karar hukuk dışı girişimler için büyük bir ders olur” demiştir.
Dönemin Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış “Akıl, akılsızlığa galip geldi ve tarihi bir hatadan dönüldü” yorumunu yapmıştır.
CHP Bolu Milletvekili Tanju Özcan kararı, “Umarım bu karar, ülkemizde ifade özgürlüğünü kısıtlamaya çalışan hükümete de bir örnek olur” değerlendirmesinde bulunmuştur. AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Dış İlişkiler Başkanı Ömer Çelik Fransa’ya yönelik yaptırımların duracağını açıklamıştır: “Anayasa Konseyi’nin kararı Türkiye’nin ikinci ve üçüncü yaptırıma geçmesini durduracak.”
Dışişleri Bakanlığı’nın değerlendirmesi ise şöyledir: “Yasanın Anayasa Komisyonu tarafından iptal edilmesini, Fransa’da ifade ve araştırma özgürlüğü, hukuk devleti ve uluslararası hukuk ilkeleriyle bağdaşan; tarihin siyasallaştırılmasına karşı duran bir adım olarak görüyoruz… Fransa’nın bundan böyle Türkiye ile Ermenistan arasında tarih konusundaki ihtilafın, adil ve bilimsel temelde ele alınması için yapıcı bir yaklaşım içinde olmasını; sorunu daha derinleştiren değil, çözümü destekleyen katkılar yapmasını ümit ediyoruz. Böyle bir yaklaşım, Türk-Fransız ilişkilerinin hak ettiği mecrada ve her alanda geliştirilmesine de katkı sağlayacaktır.”
Le Monde gazetesi (1 Mart 2012) Anayasa Konseyi’nin üstlendiği rolü yerine getirdiğini belirterek, yasanın ifade özgürlüğüne karşı olması sebebiyle iptal edilmesine dikkat çekmiş, yasanın Anayasa Konseyi’nce iptal edilmesiyle yanlış yoldan dönüldüğünü açıklamıştır.
Uluslararası Sınır Tanımayan Gazeteciler Kuruluşu (RSF), soykırım inkarını hapisle cezalandıran yasanın iptal edilmesini memnuniyetle karşıladıklarını açıklamış, ifade özgürlüğüne sahip çıkma sırasının Türkiye’de olduğunu belirmiştir: “Ancak girişim, Fransa’nın savunduğu demokratik değerlerin inanırlığına, insan hakları savunucularına ve Türkiye’deki Ermeni davasına bir kere zarar vermiş oldu. Tüm Fransa politik sınıfına sesleniyoruz; buna tekrar kalkışmayın. Son deneyim kesin olarak gösterdi ki, anma yasalarıyla resmi tarih oluşturmaktan vazgeçilmeli.”
RSF, soykırımların cezalandırılmasını öngören düzenleme henüz Fransa Meclisi’ne ve Senatosu’na gelmeden önce yasaya karşı çıkmış, son olarak da parlamenterlere gönderdiği mektuplarla onları Anayasa Konseyi’ne itiraz etmeye çağırmıştı. Bu olumlu değerlendirmelere bakıp rehavete kapılmamak gerektiği kanısındayım. Nitekim ABD Kongre üyesi Adam Schiff, Robert Dold ve diğer 59 üyesi Ermeni soykırımı konusundaki fikirlerini değiştirmesi için ABD Dışişleri Bakanı Clinton’a bir mektup göndermiş ve Clinton’ı, Türkiye Cumhuriyeti’ni bu tarihsel ayıbı göz ardı etmesine teşvik edici olmakla suçlamışlardır.
Ayrıca Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (ANCA), İstanbul’daki Hocalı gösterilerinde ırkçılık ve şiddet körüklendiği savıyla dönemin ABD Büyükelçisi Ricciardone’ye Türkiye’yi kınama çağrısı yapmıştır. ANCA Müdürü Aram Hamparian, “Bunlar basit bir şekilde soykırım sonrası bir devletin şiddet yankıları değil ancak soykırım öncesi Türk toplumunun kararlı eylemleridir. Türk toplumu kızgın bir şekilde hayallerindeki düşmanlara saldırıyor ve bir sonraki hedeflerini artıyorlar. ABD Büyükelçisi Ricciardone’den derhal güçlü bir şekilde ve açıkça bu hükümetin şiddeti onaylamasını, teşvik etmesini kınamasını istiyoruz” demiştir.
Fransa ile yaşanan sözde soykırım gerginliği sürecinde Yaşar Kemal’in 18 Aralık 2011 tarihinde İstanbul’da kendisine sunulan Legion d’Honneur Grand Officier (büyük subay) nişanı alması doğru değildi. Bu nişan Yaşar Kemal’e onur kazandırmamıştır. Çünkü Yaşar Kemal Orhan Pamuk’tan çok daha başarılı bir yazar olmasına rağmen, Orhan Pamuk gibi Türk ulusunu soykırım yapmakla suçlamamıştır. http://webtv.hurriyet.com.tr/2/25807/0/1/yasar-kemal-e-fransa-dan-buyuk-subay-nisani.aspx linkini tıklayanlar, Yaşar Kemal’in ödül törenine katılanların memnuniyetini göreceklerdir. Acaba bu katılımcılar şimdi ne düşünüyorlar?
12 Ekim 2006 tarihinde Fransızların Ermeni soykırımını inkara ceza yasasını parlamentolarından geçirdikleri gün Ermeni soykırımını kabul eden Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmiştir.
Acaba bu bir tesadüf müdür yoksa bir merkezden yönetilen bir planın parçası mıdır? Orhan Pamuk, İsviçre’de yayınlanan günlük Tagesanzeiger gazetesinde 6 Şubat 2005 tarihinde yayınlanan röportajında “Türkiye’de otuz bin Kürt ve bir milyon Ermeni öldürüldü. Neredeyse benim dışımda hiç kimse konuşmaya cesaret edemiyor ve milliyetçiler bunun için benden nefret ediyorlar” dediği için mi Nobel almıştır?
Pamuk bu demecinin ardından ABD’de yayımlanan Time dergisinin 8 Mayıs 2006 tarihli sayısının “Time 100: Dünyamızı Biçimlendiren Kişiler” başlıklı kapak yazısında tanıtılan 100 kişiden biri olmuş, 2007 Mayıs’ında yapılan 60. Cannes Film Festivali’nde de jüri üyeliği yapmıştır.
Her nedense tüm bu başarılar 6 Şubat 2005 tarihinden sonra gelmiştir.
Yaşar Kemal bu ödülü almasaydı Fransa’ya çok önemli bir ders vermiş olacaktı. Güney Afrika’nın eski Devlet Başkanı Mandela 1992 yılında Atatürk Uluslararası Barış Ödülü’nü reddetmişti.
Fakat 93 yaşındaki Mandela, ABD’nin Houston Üniversitesi bünyesinde faaliyet gösteren bir Enstitü’nün 2010 Barış Ödülünü 27 Ocak 2011’de almıştır.
Eski YÖK Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç Cumhurbaşkanı Chirac’ın kararıyla 17 Eylül 2004 tarihinde kendisine verilen Legion d’Honneur’ün en üst derecelerinden biri olan Commandeur Liyakat Nişanı’nı (Commandeur de la Legion d’Honneur) Fransa’ya geri göndermiştir. Teziç, 1. Napolyon döneminde başlayan ve dünyada çok az sayıda kişiye verilen bu nişanın Türkiye’deki tek sahibi idi. Eski bakanlardan Kamran İnan da verilen nişanı iade ederek iade mektubunda şunları yazmıştır: “Fransız Parlementosunun ve hükümetinin memleketime karşı aldığı düşmanca kararlardan sonra, daha önce Cumhurbaşkanınız Francois Mitterrand’ın bana verdiği Legion d’Hanneor nişanını muhafaza edemeyeceğimden ilişikte size iade ediyorum.”
1964 yılında kendisine verilen Nobel Edebiyat Ödülünü reddeden Fransız düşünür Jean Paul Sartre “Benim gibi yaşlı bir devrimciye böyle bir ödül vermek, kapitalizmin öç alma girişiminden başka bir şey değildir” derken, Yaşar Kemal’in Fransa’dan ödül alması çok düşündürücüdür.
Oylanacak yasa teklifinden 4 gün önce Yaşar Kemal’e nişan verilmesi dikkat çekicidir. Türkiye’yi insanlık aleminin en adi suçu olan soykırımıyla suçlamak isteyen bir ülkeden nişan almak, bence en hafif ifadeyle bir vurdum duymazlıktır.
Bu konuda çok önemli bir hatırlatma yapmak isterim. Doktor Jivago kitabının yazarı Rus Boris Pasternak kendisine 1958 yılında verilen Nobel Edebiyat Ödülünü reddetmiştir. Çünkü kendisi rejim aleyhtarıdır.
Ödülün kendi yazarlığı için değil, ülkesini eleştirdiği için verildiğini anlayan bir birikime ve olgunluğa sahip bir kişilik olarak ödülü almamıştır.
Türkler de tıpkı Ermeniler gibi etkili ve kalabalık mitingler düzenleyerek ülke yöneticileri üzerinde siyasi baskı kurmalıdır. Bu mitingler bir merkezden koordine edilmeli, gerekli maddi ve organizasyon desteği bürokrasiye boğulmadan sağlanmalıdır. Gerekirse bu konuda yeni bir yapılanmaya gidilmelidir.
Marmara Grubu Vakfı, Hocalı soykırımının 20’nci yılında Ermenistan’ı Hocalı’da yaptığı soykırımdan ötürü kınamıştır. İstanbul’da Vakfın da desteklediği Türkiye’de bulunan Azerbaycan Türkleri ile yurdun birçok yerinden gelen vatandaş ve sivil toplum kuruluşlarının katılımıyla “Ermeni iddialarına sessiz kalma” mitingi düzenlenerek Türk ve dünya kamuoylarının soykırıma dikkati çekilmiştir.
Fakat, Taksim’deki gösteride atılan “Hepiniz Ermenisiniz hepiniz p…”, “Bugün Taksim, yarın Erivan, bir gece ansızın gelebiliriz”gibi Türkiye’ye ve Azerbaycan’a zarar verecek sloganlar atılmamalıdır.
Bu gibi aşırı ve ideolojik sloganlar haklı bir davada Türkiye ve Azerbaycan’ı haksız duruma düşürür. Uluslararası ilişkilerde his değil, akıl ve mantık ön planda tutulmalıdır. Nitekim Azerbaycan’ın Ankara Büyükelçisi Faik Bagirov’u bu ifadeler rahatsız etmiş, Büyükelçi “o pankart hiç iyi olmadı” demiştir.
Bu gibi konularda daha diplomatik davranmakta yarar vardır. Eski Dışişleri ve Milli Savunma Bakanı Hasan Esat Işık 1968’lerde Paris Büyükelçisi’dir. Fransa’daki Ermenilerin kışkırtıp dayatması sonucu Marsilya’da yapılacak Ermeni soykırımı anıtına karşı çıkar. Anıtın açılış törenine Fransız hükümetinin resmen katılmamasını ister. Ancak anıtın açılışına Fransız bakanlardan birinin katıldığını görünce sabrı taşar ve Ankara’ya sorma gereğini dahi duymadan Paris’i terk edip Ankara’ya döner, gelişmelere karşı dik bir duruş sergiler.
Işık, bağırıp çağırmadan karşı tarafa anlamlı bir diplomatik ders vermiştir. Hemingway, “Cesaret, olaylar karşısında gösterilen zarafettir” derken çok haklıdır.
ABD’de Barack Obama Yönetimi 15 Ekim 2014 tarihinde 1915 yılındaki Ermeni tehcirini sembolize eden bir halının Beyaz Saray’da sergileneceğini açıklamıştır. Bu konudaki açıklama Başkan Obama’nın Ulusal Güvenlik Danışmanı Susan Rice’in sözcüsü tarafından yapılmıştır. Sözcü Bernadette Meehan Gazir Halısı’nın (Armenian Orphan Rug– Ghazir Rug) 18-23 Kasım tarihlerinde Beyaz Saray’ın ziyaretçilere açık bölümünde sergileneceği duyurmuştur.
Meehan halıyla ilgili açıklamasında şöyle demiştir: “Aynı zamanda ‘Ermeni Yetimi Halısı’ olarak bilinen halı, Amerikan halkı tarafından yerlerinden edilen Ermeni yetimler için sağlanan insani yardımın tanınması amacıyla 1925’te Başkan Coolidge’e sunulmuştu. Cennet Bahçesi’nin tasvir eden, 4 milyon ilmek içeren halının tamamlanması 18 ay sürdü. 3.5 x 5.8 metre boyutlarındaki halı çok iyi durumda. Halı, Başkan Coolidge’in 1929’da görev süresi sona erince, kendisinin kişisel eşyası olarak ayrılmış ancak 1982’de ailesinin bir hediyesi olarak Beyaz Saray’a dönmüştü. Halı, o zamandan beri sadece iki kere teşhir edildi ve Ermeni halkıyla ABD’nin yakın ilişkisinin bir hatırası oldu.”
Türkiye’nin halının Beyaz Saray’da sergilenmemesi konusundaki girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Ermenilerin talepleri ABD yönetimi tarafından geri çevrilmiş, halının sergilenmesini Obama yönetimi siyasi açıdan riskli bulmuştu. Sergi, 18 Kasım’da ziyaretçilere açılmış, bu vesileyle Ermeni diasporası 1.5 milyon Ermeni’nin Birinci Dünya Savaşı’nda Türkiye tarafından soykırıma uğratıldığı yalanını gündeme getirmiştir. (Turkey’s mass murder of over 1.5 million Armenians and other Christians during World War I. http://armenianweekly.com/2014/11/18/orphan-rug/)
Öncelikle belirtilmesi gerekir ki o dönemde Türkiye Cumhuriyeti yoktur.
1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ile tanımlanan Ermenilere yönelik bir soykırım söz konusu değildir.
Osmanlı Devleti, 1915 yılında ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle Hitlerin Yahudilere yaptığı gibi bir katliam yapmamış, Hitler’in Yahudileri fırınlarda yaktığı gibi Ermenileri yok etmemiş, devlet politikası haline gelmiş eylemlerde bulunmamıştır.
Emekli Büyükelçi Şükrü Elekdağ 9 Nisan 2015 tarihinde soykırım sözcüğü yerine bu kelimenin Ermenicede karşılığı olan “medz yeghern” (büyük felaket) sözcüklerini telaffuz etmemesi konusunda ABD Başkanı Barack Obama’ya bir mektup yazmıştır. Obama da zaten soykırım kelimesi yerine “medz yeghern” demiştir.
Dönemin Avrupa Birliği Bakanı Volkan Bozkır’ın, “Ancak Papa Francis’in yaptığı açıklama tarihi bir husumet olarak dünya tarihine geçecek yanlış bir açıklamadır. Gerçekten tamamen itilaflı olan, tarihi hiçbir belgeye dayanmayan, kabul edilmesi mümkün olmayan böyle bir açıklamayı Türkiye yok farz edecektir” açıklaması yerindedir ama açıklamanın “yok” (keenlemyekün) sayılması mümkün değildir.
Çünkü yokluk, idare hukuku kavramıdır. Hukuka aykırı olarak nitelendirilebilecek bir idari işlemin iptaline gerek olmadan “yok” sayılmasıdır. Oysa uluslararası hukukta böyle bir kavram yoktur.
ABD’deki Pew Araştırma Merkezi Din ve Kamu Yaşamı Forumu’nun “2010 Dünyanın En Önemli Dini Gruplarının Büyüklüğü ve Coğrafi Dağılımı” adlı raporuna göre dünyada 2,2 milyar Hıristiyan (yüzde 32), 1,6 milyar Müslüman (yüzde 23) vardır.
Dünya genelinde Hıristiyan nüfusun yarıya yakınını oluşturan Katoliklerin sayısı yaklaşık 1,1 milyar civarındadır. Latin Amerika Katolik nüfusun yüzde 40’ından fazlasını barındırmaktadır. Yüzde 41,3’ü Katolik olan Güney Amerika’da 483 milyon Katolik vardır. Avrupa’da 277, Afrika’da 177, Asya’da 137, Kuzey Amerika’da 85 ve Okyanusya’da 9 milyon Katolik yaşamaktadır.
Dünyada en fazla Katolik’in bulunduğu 10 ülkenin 4’ü Latin Amerika’dadır. Brezilya, yaklaşık 140 milyon nüfusuyla dünyada Katoliklerin en kalabalık olduğu ülkedir. Papa’nın ülkesi Arjantin’de nüfusun yüzde 75’ten fazlası Katolik’tir. Avrupa’da en fazla Katolik yaklaşık 57 milyon kişi ile İtalya’da bulunurken, Afrika’da başı yaklaşık 36 milyon ile Demokratik Kongo Cumhuriyeti çekmektedir.
Papa Katolik dünyasının başı olduğuna göre tüm Katolik ülkeler sözde Ermeni soykırımını tanırsa, biz kafamızı “deve kuşu gibi” kuma gömüp bu kararları yok mu sayacağız?
Ayrıca Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’ın resmi internet sayfasından yaptığı kısa açıklamadaki, ”Ermenistan için Papa’nın açıklamaları şans ve ümit verici” açıklamasını da unutmamak gerekir. NTV’de 13 Nisan 2015 tarihindeki Papa’nın açıklamalarını yorumlayan yorumcular; Ermenilerin yaptığı Hocalı soykırımından, Holokost’tan, Ruanda ve Bosna soykırımlarından, 18 Mayıs 1944 tarihinde Kırım Türklerinin Stalin tarafından bir gecede trenlere binilerek vatanlarından sürgüne gönderilmelerinden ve 150 bin Kırım Türkünün yollarda öldüğünden nedense söz etmemişlerdir.
HDP de TBMM’nin AP’nun kararını eleştiren kararına katılmamıştır. Bu durumda HDP nasıl Türkiye partisi olacaktır?
Kurtuluş savaşında Mustafa Kemal’in yanında yer alan ve birinci Mecliste milletvekili olan Ahmet Rüstem Bey, sözde Ermeni soykırımı suçlamalarına karşı 1918’de Bern’de Fransızca olarak yayınladığı La Guerre Mondiale et la Question Turco- Armenienne (Dünya Savaşı ve Türk Ermeni Sorunu) adlı kitabının önsözünde şu tespitte bulunmuştur: “Ermeni sorununda dünya kamuoyuna karşı Türkiye’yi savunmayı amaçlayan bu kitabı yazarken , her şeyden önce doğduğum, pek çok iyiliğini ve nimetlerini gördüğüm bu ülkeye bağlılık duygularını sürdürmeyi düşündüm.”
Bugün “Canım Batılılar öyle söylüyorsa öyledir, demek ki Ermeni soykırımı yapmışız kabul edelim, ne var bunda özür dileyelim olsun bitsin” diyen başta Nobel Edebiyat ödüllü yazar Ferit Orhan Pamuk olmak üzere bazı Türk aydınlarının, ünlü Kırgız yazar Cengiz Aytmatov’un (Gün Uzar Yüzyıl Olur, 1980) ifadesiyle “mankurtların” sayısının hızla çoğaldığını gördükçe, Türkleri aşağılayanları düelloya davet edecek kadar gözü pek bir Türk sever olan Polonya kökenli Ahmet Rüstem Bey’i acaba kaçımız biliyor?
Bence, bilen sayısı bir elin parmaklarını geçmez.
Sözde soykırım iddiaları Türkiye’nin dış politikasını sürekli baskı altında tutmakta, Türkiye’ye yönelik psikolojik baskı yapılması için bazı ülkelere fırsatlar vermekte ve Türkiye’nin AB üyeliği önünde bir engel oluşturmaktadır.
Nitekim Ermeni diasporasının iddiaları 17 Aralık 2004 tarihinde Brüksel’de Türkiye’nin önüne çok büyük bir engel olarak çıkmıştır. Avrupa Birliği Ermeni sorunu konusunda Türkiye’ye iki dayatmada bulunmuş ve Türkiye’nin AB’ye girmesi için Türkiye’nin sözde Ermeni soykırımını tanıması ve Türkiye’nin Ermenistan’la sınır kapısını açmasını istemiştir.
Karabağ konusunda uzlaşmaz bir politika izleyen ve Hocalı’da gerçek anlamda soykırım yapan Ermenistan’a atıf bile yapılmamıştır. Türkiye-Ermenistan yakınlaşması aşağıdaki hukuki düzenlemeler yapılarak ortadan kaldırılmadığı, söylemler düzeltilmediği ve sözde Ermeni soykırımı yalanı gündemden düşmediği sürece Türkiye’nin AB üyesi olması mümkün değildir.
• Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin 23 Ağustos 1990 tarihli Bağımsızlık Bildirisi’nin 12’nci maddesinde“Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiye’si ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabulünün sağlanması yönündeki çabaları destekleyecektir” denilmektedir.
• Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında “Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’ne sadık kalacağını” açıklamış ve taahhüt etmiştir.
• 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası’nda “Ermenistan’ın Bağımsızlık Bildirisi’ndeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı” bir anayasa hükmü olmuştur. Soykırım yalanının uluslararası alanda tanınmasının Ermenistan’ın dış politika hedefi olduğu belirtilmiştir.
• Erivan´da yapılan Gelişen Ermenistan Partisi’nin 4’ncü Kurultayına katılan Devlet Başkanı Serj Sarkisyan, “Bağımsızlık Karabağ halkının seçimidir. Uluslararası hukuk dahi bu konuda farklı yaklaşım ortaya koyamaz” demiştir.
• Ermenistan’daki okul duvarlarında asılan haritalarda Türkiye’nin 12 ili yer almıştır.
• Ermenistan Milli Marşı’nda ”topraklarımız işgal altında, bu toprakları azat etmek için ölün, öldürün” yazılıdır.
• Karabağ’da katliam yapan Ermeni kuvvetlere komutanlık yapan bugünkü Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan’dır.
• Sarkisyan İngiliz yazar Thomas De Waal’a, “Hocalı’dan önce Azeriler bizim şaka yaptığımızı sanıyordu, Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacaklarını sanıyorlardı. Biz bunu- stereotipi- ( zeka geriliği) kırmayı başardık” demiştir.
1933’de Nazilerin yakmaya başladıkları kitapların yazarı Yahudi kökenli Stefan Zweig’ın “Akıl ve siyaset nadiren aynı yolda buluşur” sözü günümüzde Ermeniler için geçerliliğini koruduğu sürece, sözde Ermeni soykırımı gündemden düşmeyecektir.